Brown & Pavarotti

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 22:25

2

Haftanın Şarkısı'nda iki efsane aynı sahnede.

James Brown'un klasik olmuş "It's a Man's Man's Man's World" şarkısına Luciano Pavarotti eşliğinde unutulmaz bir yorum :

Menopozlu Anne İle Nasıl Baş Edilir ?

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 19:00

18

"Cennet, annelerin ayakları altındaysa, cehennem de menopozlu annelerin bakışlarında gizlidir" herboku billenadam, corriera della sera


İşte HBBA olarak ülkemizde belki de kimsenin değinme cesaretini gösteremediği "Menopozlu Anne" konusuna da el atıyor ve sizlere çözümler sunuyorum.

Madde 1 - Size Anne Demeyebilir Miyim ?

Öncelikle ANNE ve MENOPOZLU ANNE kavramlarını ayırmanız gerekiyor.

Öyle ki anneniz sizi sarıp sarmalayan, sıcacık çorbalar, yemekler yapan, her pisliğinizi temizleyip her an peşinizde koşan o Adile Naşit modelindeki kadın değil artık. O kadını unutun ve önünüzdeki en az iki üç sene de hiç uğramayacağını sakın unutmayın.

Menopoza giren anne artık Adile Naşit değil, bir Aliye Rona , bir Anne Ramsey'in ( Annemi Trenden Nasıl Atarım ve Goonies'deki teyze) ta kendisidir.

Madde 2 - Oryantasyon

Adile Naşitlikten çıkıp Aliye Rona olan bu kadına ilk etapta alışamamak kadar doğal bir şey olamaz tabi ki. O yüzden bir adaptasyon problemi yaşayacaksınız. Bunu atlatmak için ise yapılacak en uygun şey buna uyum sürecini hızlandırmak olacaktır.

Öncelikle artık Arzu Film güldürüleri olan "Neşeli Günler, Bizim Aile, Gülen Gözler" gibi filmleri izlemeyi bırakmanız gerekiyor. Zira artık turşu suyu yüzünden babanızdan ayrılacak biri değil, istediği turşu suyunu zamanında götürmedin diye babanız ve sizi aynı anda ikiye ayıracak bir anneniz var.

İşte bundan dolayı Arzu Film güldürüleri yerine içinde Aliye Rona'nın olduğu eski Türk filmlerini, Hulk, Terminatör, Dr. Jekyll & Mr. Hyde, X-Men gibi dönüşüm ağırlıklı filmleri, Süperman yerine Bizzaro World gibi çizgi romanları okumaya başlamalısın.Bunun yanında annesi menopoz geçirmiş veya geçirmekte olan yakınlarınızla irtibat kurarak uyum sürecini hızlandırmanız sizin için şu süreçte uyumu en hızlandıracak aktiviteler olacaktır.

Madde 3 - Karşılaştırma Hatası

Menopozlu anneye sahip olanların düştüğü en büyük hata " sevgilim de regl olduğu zaman çok iyi destek oluyorum" hatasıdır.


Nereye destek oluyorsun oğlum ?

Köşe bucak kaçıyorsun işte.

Neyse o ayrı mevzu konumuza dönecek olursak annenizin bu durumunu sakın regl dönemindeki sevgilinizle kıyaslamayın.

Bu hataya düşerseniz kafadan sıçtınız demektir. Zira regl dönemindeki sevgili ile görüşmemek için bahaneler üretebilir, bir şekilde mesajla telefonla işi götürebilir, ne şişi ne kebabı yakarak durumu sürdürebilirsiniz ama menopoz dönemindeki anne öyle ayda 2-3 gün değil 7/24 sapıttığı için planınız baştan fiyasko ile sonuçlanır.Bunu sakın aklınızdan çıkarmayın.

Eğer kızsanız ve kendi regl döneminizle kıyaslıyorsanız sakın onu da yapmayın. Zira regl dönemindeyken siz de kendinizde değilsiniz. Neyi hatırlayıp düşünüp de anlayışlı olacaksın ?

Özetle kıyas yok.


Madde 4 - Evrıting Samting Heppınd

Durduk yere sizi yerinizden sıçratan çığlıklar,

En ufak bir düzensizlikte kafanıza çocukken bile atmadığı terliği fırlatmalar,

En ufak bir sorunda hüngür hüngür ağlayıp, espri düzeyi "Uygur Kardeşler" seviyesindeki şeylere Güzide Kasacı&Saba Tümer bileşiminden doğan kahkahalar,

Yazın en kavurucu sıcağında "battaaniyeeeeemiiiiiii getirrrr laaaaaaaaaaaannnn" diye çıldırıp, kışın sizin götünüz donarken tüm evdeki pencereleri açtırmalar,

Bunlar sadece bir kaç örnek. Bu örnekleri binlere vardırtmak mümkün. O yüzden her an her şeyin olabileceğini aklınızdan sakın çıkarmayın. Hiç bir şeye şaşırmamanız ve kasabası dev katil peygamber böcekleri tarafından istila edildiği halde hala espri yapan amerikan zencisi gibi soğukkanlı olmanzı gerekiyor.

*Espriyi sakın ona karşı yapmayın.

Madde 5 - Seni Doğuracağıma Atilla Taş Doğursaydım

Alınganlık düzeyleri Savaş Ay'ın yönettiği bir tartışmaya yeni kaset çıkarmış bir popçu olarak katılan biri ile aynı seviyede olabileceğinden söyleyeceğiniz şeyi en az 2'nin 8.kuvveti kadar düşünmeniz gerekmekte.

Sakın insani tepkiler, mantıklı sorgulamalar, açıklamalar beklemeyin ve o ne derse desin şüphe çekmeyen bir derecede onaylayıcı olun. Eğer numara yaptığınızı anlar ve "sen benle dalga mı geçiyon" derse boku yediniz. Ne kadar "ne dalga geçmesi haklısın işte" diye peşinde dolansanız da artık çok geçtir ve operasyon başarısızlıkla sonuçlanmış olup, ses tonunuzdaki o 0,000007 seviyesindeki alay yüzünden 2 ay sizinle konuşmayacak demektir.

"Oh işte ne ala ben de kafamı dinlerim 2 ay" diyorsan bu blogu hemen terk et evladım sen. Sen daha ne gibi bir tehlike ile karşı karşıya kaldığının zerre farkında değilsin çünkü.

O iki ay boyunca onun içinde biriktirip sana karşı patlayacağı andan bihabersen terk et hemen. Hemen!!!

Madde 6 - Yatıyom Ben Yaaa !!!

Aykut Apartmanı
'nı hatırlayanlarınız vardır. Evlerine gündüz vakti uyuşturucu baskını yapıldığı, kapıları çevik kuvvet ekipleri tarafından tarumar edildiği halde gidip uyuyabilen ve komiser "niye açmıyon lan kapıyı" diye sorduğunda "yeni kalktık" diyebilen güzel insanların olduğu apartman.




İşte siz de artık Aykut Apartmanı'nın sakinlerinden birisiniz. Türlü acayipliklere hazır olun.

Güpegündüz ocakta yemeği varken bile(hala yemek yapıyorsa bu iyi) birden uyumaya gidebilir aslında bu bir sorun değil ama asıl sorun sonraki maddede...

Madde 7 - Yeni Kalktık !!!

Yatması sorun değil de kalkması sorun olacaktır.

Gecenin 3'ünde kalkıp "bana pasta yapsana, bilgisayar nasıl kullanılır öğretsene, Rock Hudson'ın oynadığı o film neydi" gibi sorularla(!) karşınıza çıkabilir.

"Rock Hudson'ın oynadığı film hangisiydi?" sorusuna "hangi film?" diye karşılık verdiğinizde ise cevap " o film" olur.

Bu örnekler uyku sonrası yaşanan olumlu örnekler.

Bunun neresi olumlu dediğinizi duyar gibiyim ama bir de şu örnek var :



Videodaki annede şimdiye kadarki maddelerde anlattığım bütün emarelere rastlamak mümkün. Metamorfoz neredeyse tamamlanmış. Gerçi burda anneden çok kızın ayrı bir incelemeye ihtiyacı var ama konumuz o değil şu an.

Madde 8 - &#*$=?+#&

Yukarıdaki anneden de anlaşılacağı üzere bu değişimin en büyük yan etkilerinden biri de daha önce annenizden hiç duymadığınız lafları ondan duyabilme ihtimalinizdir.


Hayatınız boyunca size terbiyeli olmayı, düzgün konuşmayı tembihleyen kadın, iddaa kuponunu son maçta kendi kalesine gol atarak yatıran oyuncuya saydıran ezeli rakip taraftarına dönüşebilir.

Bu hakaretler yeri gelir çok basit bir şey için yeri gelince de aşağıdaki örnekte olduğu üzere gerçekten de hak edilmiş bir durumda olur.



Sesteki iniş çıkışlara, her an tokat atabilecekmiş gibi duran ifadeye ve ağızdan (her ne kadar hak edilmiş olsa da) rahatlıkla çıkan hakaretlere dikkat ediniz.

Madde 9 - Annemi Trenden Nasıl Atarım ?

Danny DeVito,Billy Christal ve Anne Ramsey'in oynadığı bir filmdir Annemi Trenden Nasıl Atarım (Throw Momma from the Train)

Filmde Danny DeVito, menopoz dönemi fazla uzun sürmüş olan annesi(resimdeki) ile yaşayan orta yaşlı bir adamdır. Annesinin nemrutluklarından artık iyice bıkmış olan kahramanımız yazar olan Billy Chrystal ile bir anlaşma yapar ve onun karısını öldürmek karşılığında annesini öldürmesini ister ve olaylar gelişir.

Sizin için de işler cidden bu raddeye gelebilir. O yüzden bu evrede böyle bir planınız varsa ya da içinizden bu tür düşünceler geçiyorsa bunu kimse ile paylaşmamalısınız. Başınıza başka işler açabilir. Aman dikkat !!!

Madde 10 - Kaçınılmaz Son

Diyeceğim şudur ki bu menopoz denen illet bazen cidden de annenizi "bir tren olsa da şurdan yuvarlasam" diye düşünmenize yol açabilir. Artık ne sağduyulu, ne anlayışlı olmak yetmez bir süre sonra.

Ama acı gerçek şudur ki; istediğiniz kadar uğraşın,çaba, sabır her türlü erdemi gösterin ama menopozlu anne ile başa çıkmanız mümkün değildir. Tıpkı regl abla, kızkardeş, sevgili ile mücadele edemeyecek olmanız gibi.

Eninde sonunda bunu kabul edip biraz da empati kurmak gerekir. Sonuçta biz erkeklerin ne regl, ne menopoz ne de diğer kadınsal şeyleri hiç bir zaman kavrayamayacağımız gerçeği ortada. Bu acı gerçek karşısında da onları, bu "acayip insanlara" dönüştüren döngüyü anlayışla karşılamaktan, sularına gitmekten başka çaremizin olmadığı aşikar.

Herkese mavi boncuk dağıtan mesajımdan sonra yazımı burda bitiriyor, İsviçreli Bilim Adamları'ndan artık saçmasapan işleri bırakıp şu menopoza, regle bir çare bulmalarını bekliyorum.

Hepimize Bir Ninja Lazım

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 19:21

3



Bu haftanın şarkısı Matthew Ebel'den : "Everbody Needs A Ninja"

Şarkıya Trevanian'ın Boş Muhabbet blogunda yer alan yukarıdaki videoda rastladım. Şarkıyı dinlemek için ister bu videonun sonuna ilerleyin isterseniz de başından sonuna kadar izleyip öyle dinleyin. Ya da "beni hiç bulaştırma bu muhabbetlere" diyorsanız en alta şarkının videosunun tamamını koydum.

Yukarıdaki video hakkında ise bir kaç kelam etmek istiyorum.

Sırrı Süreyya Önder, o süreci yaşayan ve acısını çeken biri olarak gayet anlaşılabilir bir dille anlatmış 12 Eylül'ün ve darbenin, darbecilerin, ordunun yönetime müdahelesinin ne menem bir şey olduğunu. Ama malumunuz "biz pek unutkan bir milletiz" derler ya hani, işte ben onu demiyorum. Biz unutkan bir millet değiliz, biz umursamaz bir milletiz. Eğer sadece unutkan olsaydık bu yaşananların açıklaması gayet kolay olurdu ama öyle değil görüldüğü üzere.

Öyle umursamazız ki daha dün gencecik insanların sırf fikirleri, görüşleri, adına her ne derseniz diyin, düşündükleri şeyler yüzünden topluca tutuklanması, işkence görmesi, hüküm bile giymeden yıllarca hapislerde çürütülmesini hatırladığımız halde bunu umursamayıp bir de utanmadan "biz unutkan milletiz" yalanına sığınıyor; bu da yetmezmiş gibi bunu yapanların uzantılarından medet umuyoruz.

İşkence görenlerin çocukları bugün işkence edenlerin çocuklarından bir şeyler bekliyor.


Bugün "ben solcuyum, sosyalistim, komünistim, hümanistim" diyen insanların "ordu göreve" diye pankartlar açtıkları, "milliyetçiyim" diyenlerin şehitleri sömürdüğü, "muhafazkarım, dindarım" diyenlerin hoşgörü dininde hoşgörüsüzlüğü imanın şartı haline getirdikleri toplumumuzda buna sadece "unutkan bir milletiz" demek Sırrı Süreyya'nın da dediği gibi ancak debillerin, ahmakların işi olabilir.

Bugün gerçekten de hepimizin bir ninjaya ihtiyacı var.

Öyle ki; demokrasi denen kavramın yok sayıldığı ve bir sabah aniden sorgusuz sualsiz evinizden alınıp kodese tıkılıp, gözünüzün önünde annenize, eşinize, çocuğunuza dayaklar atılınca, yok yere yıllarca hapis yatırılan diplomatların, profesörlerin, yazarların kısaca okuyan üreten insanların katledildiğini görüp yıllar sonra "bunun suçu yok" diye salınanın şanslı olduğu ortamları görünce her birimizin yanında bir ninja olsa da bizi korusa diye hayal kurmadan edemiyor insan.

Hele hele o günlerin üzerinden çok geçmeden, o acıyı hepimize yaşatanların "paşam paşam" diye peşinde dolanılıp, bugünkü paşalar "yönetimi ele geçirmek" olarak görülen görevlerine çağrılınca yanımızdaki ninjanın nimetlerinden faydalanmak daha da iyi olurdu diye düşünüyorum.

Ama bunların önüne geçmek imkansız onu da biliyorum. Bu adamların her şeye bir açıklaması var çünkü.

İşte o zaman da ninjamızı çağırıp, kılıcını ödünç alıp, bir harakiri yapmak için bile hepimize bir ninja lazım.

* Klark programının Sırrı Süreyya Önder'li bölümünün tamamı için : tıklayın

* Bir başka 12 Eylül Masalı dinlemek için : Omuzbaş Kevrenek


Kaleci Hüznü

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 02:45

13

Bu akşam uzun zaman sonra playstation oynayalım dedik bir arkadaşımla.

Hem oyun yeni olduğundan, hem de uzun zamandır elimize joystick almayışımızdan olsa gerek maçlar golsüz geçiyordu.

Ben zaten oyunda bile defansif futbol seven gıcık bir şahsiyet olduğum için "yeni oyun tam benlik" dedim ilk maçlardan itibaren.

Sonra baktık Almanya'nın lisans hakkını da almışlar (Sinir bozuyordu o sahte forma). Bir kaç maç yaptıktan sonra arkadaşım Almanya'yı aldı ben de İspanya.

İlk yarı yine golsüz. İkinci yarının başında federasyonun maşası şerefsiz hakem durduk yerde attı canım Puyol'u (direk daldım adama, doğru kart).

Derken 70.dakikada kaleci ile karşı karşıya kalıp çalımı atayım dedim ve tam çalımı atmışken Almanların kalecisi Enke tarafından Torres indirildi. Ben penaltı-kırmızı kart beklerken Enke'ye sarı kart çıktı.

Her ne kadar penaltıyı gole çevirip son 20 dakika 1-0'a yatıp maçı almış olsam bile maçın sonuna kadar "Enke'yi atmadı şerefsiz hakem, Enke atılmalıydı, Enke'nin hala kalede olması futbol ayıbıdır" diyerek öttüm durdum.

Buraya kadar "ne anlatmaya çalışıyor şimdi bu herif" dediniz değil mi ? Ne biçim bir yazı dili, ne kadar basit cümleler, ne ki şimdi bu..

Sadece 3-4 saat sonra NTV'nin sitesinde son dakika haberi olarak şunu gördüm : Enke Hayatını Kaybetti

Hayat çok garip gerçekten de.

Yıllar önce o İstanbulspor maçında 3 gol yiyen kaleciyi çok iyi hatırlıyorum. Leş bir kahve ortamında Galatasaraylılar'ın alayları ile izlemiştim o maçı. Enke o maçta gerçekten kötü oynamıştı ama; daha ilk maçıydı.Bambaşka bir ülkede, bambaşka bir dili konuşan bambaşka insanların önünde.

Kör ölür badem gözlü olur demeye getirmiyorum ama bizim pek çok açıdan eksiklikleri bulunan, yeri geldiğinde iki cümleyi bile bir araya getiremeyen şımarık futbolcularımız başka ülkelere gittikleri zaman kendilerini oynatmayan,oyundan çıkaran hocalarına saydırırken daha ilk maçında hatalı gol yiyen bir kaleciyi asmıştık o zaman. (Hatta "Enkelek Çıktı" diye başlık atan kağıt parçalarını da çok iyi hatırlıyorum.)

Gerçi Enke'ye gelene kadar kimler asmadık ki..

Friedel ile özdeşleştirirdim onu hep ben. Galatasaraylılar da Friedel'a sabredemeyip yollamışlar, adam Premier Lig'in gediklilerinden olmuştu. Gerçi onlar 3 günden fazla dayanmışlardı ama neyse.

Enke'nin o İstanbulspor maçında yüzündeki "benim burda ne işim var" diyen ifadenin yanında bir hüzün görmüştüm. Gerçekten..

Gerçi ben Volkan Demirel hariç her kalecide o hüznü görürüm. Yalnız adamlardır kaleciler malum.

Ama Enke'deki hüzün o "kaleci hüznü" değildi sanki. Başka bir şey vardı bu adamda o çatık kaşlarının arkasında sakladığı.

Sonra kovdular 3 gol yedi o maçta diye. Tenerife'ye gitti sonra da Hannover'e. Orda birden parladı tekrar. Önce Kahn ve Lehmann'ın yedeği sonra da birinci kaleci oldu Alman Milli Takımı'nda

Sonra henüz 2 yaşında iken kızını kaybettiğini duymuştum. İşte o zaman o gördüğüm hüznü ona yormuş, kendimi haklı çıkarmıştım aklımca.

Bugün intihar ettiği haberini okuduktan sonra birazcık gezdim dolaştım nette. Bu fotoğraflara rastladım.


Hasta kızıyla beraber çektirdiği fotoğraflar. Doktorlar fazla yaşamaz demişler o zaman kızı için. Ama gülüyor yine de, seviyor kızını deli gibi ama ayrılacağının da bir o kadar farkında bir gülümseme var suratında.

O gizlediği hüzün bu sefer yanı başında burnunda hortumuyla somutlaşmış sanki.


Rahmetli anneannem böyle beklenmedik hastalıklar, ölümler karşısında "demek ki hep içine atmış" derdi. Daha fazla atamamış artık demek ki Robert Enke. Bırakıvermiş bugün kendisini kızının yanına.

Hayat gerçekten de çok kısa ve acımasız. Boşu boşuna kırıp döküp geçiriyoruz her şeyi, herkesi. Ama nice tokat yesek de bıkmıyoruz bundan, bıkmayacağız da. Yine saçmalayacağız, yine zırvalayıp aptal şeyler için kıracağız birbirimizi ve aslında hiç bir şeye değmeyeceğini bize sadece ölümler hatırlatacak. Sonra yine devam edeceğiz saçmalarımıza. Sonra yine yine.

Gün gelecek tüm takım gitmiş, koca sahada eldivenler ve bir topla baş başa kalacağız. Hayat boyu kendimize attığımız şutları niye çıkaramadığımızın hesabını yapacağız. Tutmayacak hiç biri.

Tutsa da maç çoktan bitmiş olacak zaten.

*Robert Enke gittiği yerde umarım kızına kavuşmuştur. Bu arada kıytırık galibiyetlerde bile sabaha kadar resmi siteyi güncelleyen fenerbahçe.org'un hala bir mesaj yayınlamamasını da şaşırmadan izliyorum.

Remember, Remember the Fifth of November

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 15:12

4




Ben de her insan gibi severim, ama onun anısına hürmeten şimdi buradayım. Geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatını kaybeden insanların anısına böyle bir kutlama yapmak istedim ve böylece 5 Kasım gününün artık hiç hatırlanmadığını anladım. Bu yüzden oturup biraz sohbet etmemiz iyi olacak diye düşündüm. Elbette konuşmamı istemeyen kişiler de vardır, eminim şu anda telefonlarda emirler yağdırılıyor ve silahlı adamlar yola çıkmaya hazırlanıyordur.

Neden?

Çünkü konuşulmaya çalışılan yerde coplar söz alıncaya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder. Gerçeklerin ortaya konulduğu sözleri dinleyen herkes için büyük anlam taşıyan sözler ve gerçek şu ki; bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var: Zulüm ve adaletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılar…
Özgürlüğünüz kısıtlanıyorsa, düşünme ve konuşma hakkınız yoksa, sensorlar ve çipler her hareketinizi, her konuşmanızı izliyorsa, bazı işlerin yolunda gitmediğini söyleyebiliriz. Peki, bu nasıl oldu, kimi suçlayalım, evet, elbette diğerlerinden daha fazla sorumlu olan birileri mutlaka var. Ama yine de aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçeği öğrenmiş olursunuz.

Neden yaptığınızı biliyorum, neden korktuğunuzu da…

Kim korkmaz ki?

Savaş, terör, hastalıklar, sağduyunuzu ve cesaretinizi kaybetmenize neden olacak çok değişik nedenler ortaya çıkmıştı. Korku içinizi sardı ve o panik halinde Adam Sutler adındaki başkana sarıldınız. Size düzen ve barış vaat etti, karşılığında sessizlik ve emirlere itaat etmenizi istedi. Dün gece o sessizliğe bir son verdim, dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için adliye sarayını uçurdum. 400 yıl önce bu millet 5 Kasım’ı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarına kazımıştı. Dünyaya adaletin, korkusuzluğun ve özgürlüğün sadece söz olmadığını anlatacaktı, bakış açısı buydu. Eğer bir şey görmüyorsanız, bu devletin suçları sizin için bir bilinmezse ve karşı çıkmıyorsanız demek ki 5 Kasım’ın unutulmasına siz izin verdiniz. Ama siz de benim gördüğümü görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız, siz de benim gibi arıyorsanız, o zaman yanımda olmanızı istiyorum.

Bir yıl sonra bu gece parlamentonun girişinde bulunun. Birlikte olup onlara 5 Kasım’ın asla unutulmadığını, unutulmayacağını gösterelim

Ayın Yazıları 6

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 18:39

7

Ekim ayının en iyi blog yazılarına geçmeden önce konu dışı bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle yorumlarla ilgili aldığım bir kaç eleştiri var. Onlara değineceğim.

Bloga gelen yorumlara cevap yazmayacağımı söylemiştim daha önce. Bunda da en büyük gerekçem yazdığım yazılarda yeri gelip uzun uzun paragraflarla anlattığım düşüncelerimin bazı cümleleri özellikle seçilip çok acayip yerlere çekiliyor ve anlatmaya çalıştığım asıl şey birden garip bir hale sokuluyordu. Böylece de anlatmak istediğim şeyi aslında yazıda yeterince anlattığım halde yorumlar vasıtasıyla tekrar tekrar açıklamak zorunda bırakılıyordum. Bu da bir yerden sonra ciddi anlamda mental yorgunluk yaratıyor insanda.

Yani düşünün siz zaten yazınızda örneklerle, kanıtlarla bir şeyler anlatıyor, fikir belirtiyorsunuz; sonra biri gelip garip bir yerlere çekiyor ve siz aslında zaten anlattığını şeyi tekrar anlatmaya çalışıyorsunuz. Bakın üstteki paragrafla aynı şeyi söyledim bu paragrafta. Ne kadar sıkıcı oldu değil mi ?

İşte bu yüzden hiç bir yoruma cevap yazmama kararı almıştım ama bu da bir nevi kafayı kuma gömmek oluyor. Mesela biri gelip sizin anlattığınız şeyi gayet güzel şekilde destekleyen ya da tam karşı çıkan bir şeyler yazıyor ve siz buna sırf, saçmasapan adamlara tepki koymak adına cevap vermediğiniz zaman da bu sefer kurunun yanında yaşı da yakmış oluyorsunuz.

Bu yazdıklarımdan da sakın benim beğenilme kaygılı, eleştiriye kapalı biri olduğum sonucu çıkarılmasın. Benim şikayet ettiğim boş laflar. Yoksa eleştiriye, hatta tam karşıt görüşlere her zaman kapım açık ki bilenler bilir, zır görüşteki insanların birbirleri ile fikir alış verişi yapması taraftarıyım her zaman.

Özetle diyeceğim şu ki bundan sonra elimden geldiğince gelen eleştirilere cevap vermeye çalışacağım.

Fazla uzattığım sözü hiç değilse burda keserek hemen blog dünyasında Ekim ayının bana göre en öne çıkan yazılarını paylaşmak; üzerine bir kaç kelam etmek istiyorum.

Bu konuyla ilgili de ufak bir giriş yapayım. Bloglarda "Mim" denen bir olay var malumunuz. Ama bu "mim" denen hadisede genel olarak "eş, dost, akraba" sebeblenip istenmeden ya da bilinçli olarak torpili devreye sokuyor blog tutanlar. Ayın Yazıları formatında ise daha önce de belirttiğim üzere yazıyı yazanlardan çok "yazılar" ön plana çıkıyor ve bence çok daha iyi bir yöntem bu.

Laf salatalarının ardından sıyrılarak bana göre Ekim ayının en iyileri olan yazıları paylaşmak istiyorum artık :

10 - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski vs. Orhan Gencebay - Sigara Yanıkları

Daha önce bir kaç kez "Ayın Yazıları" listesine giren Sigara Yanıkları yine listede. Ekipten "hacitokankoli" Dostoyevski-Orhan Gencebay-Zeki Demirkubuz arasında güzel bir bağ kurarak okunası bir yazı çıkarmış ortaya.



Haictankolik'in de dediği gibi "acıda hazların en tatlısı gizlidir" diyen bir adam Dostoyevski. Gelmiş geçmiş en byük yazarlardan belki de birincisi olan bu adamın kaleminden çıkan bu söz insanoğlunun en acı gerçeklerinden birini özetliyor bizlere.

Acı olmadan ne olurdu ki şu hayatta?

Little Miss Sunshine'da Steve Carrel'ın canlandırdığı Frank karakteri yeğeni ile konuştuğu sahnede şöyle bir cümle kurmuştu hani :

Liseye gitmek istemiyorsun ama en güzel acılar lisede çekilir. Kaçıracağın onca acıyı düşün...


Peki ya Dostoyevski'den 100 yıl sonra "ben zaten her acının tiryakisi olmuşum" diyen Orhan Gencebay..

Bazıları "Orhan Gencebay hayranıyım" dediğimde "inanmam, senin gibi biri..." gibi acayip tepkiler veriyor ama Dostoyevski'nin, Proust'un, Nietzsche'nin söylediklerini daha basit görünen ama dolu sözlerle anlatan bir adam Orhan Gencebay.



Yazıda Zeki Demirkubuz'a da değinilmesi anlatılmak istenen şeyi tam olarak tamamlamış kanımca.


9 - Farmville'den geldiniz, rezil ettiniz güzelim İstanbul'u - Sıkıntı

İstanbul , bizim gibi ayda yılda bir gidip 7-8 gün gezip gelen adamlar için bile yeri geldiğinde bir çileye dönüşürken bir de orada yaşayan ve çilesini çeken adamlar için kimbilir ne anlam ifade ediyordur sorusunun cevabı niteliğinde bir yazı.

Sıkıntı adlı blogun sahibi sabahtan akşama kadar olan çilesini harika bir dille, yeri geldiğinde bilimsel verilerle, grafiklerle destekleyerek anlatmış.



Ekim ayının en yaratıcı yazılarından.

Özellikle İstanbul'un çilesini çekenlerinin keyifle okuyacağı bir yazı.


8 - Top 10 İğrenç Canavar filmi Klişesi - Flying Dutchman

Blogu takip edenler bilir ki Dutchman ve ekibini ellerini ovuşturup "dünyayı ele geçirmem gerek" diyerek pis pis sırıtan kötü adamlar kadar kıskanırım.

Hele şu "Top 10" listelerini niye ben yapmadım da benden önce yaptılar diyerek kıskançlığım yerini nefrete bırakır.

Ama buna rağmen Flying Dutchman'in olmadığı bir "Ayın Yazıları" listesi; canavar, uzaylı, börtü böcük tarafından tehdit edilmemiş bir Güney Dakota kasabasına benzer.

Bu ay listeye giren yazı ise adından da anlaşılacağı üzere, Critters, Yeraltı Canavarı, Arılar, Piranhalar, Cani Yusufçuklar, Katil Eşşekler, Ruh Hastası Civcivler gibi artık tehdit edilmediği yaratık kalmayan Amerikalılar'ın bu filmlerdeki olmazsa olmazları..


7 - Dunning-Kruger Etkisi - KahveAltı


Geçen ay yazdığım Cahillik Modası adlı yazıya pek çok yorum aldım. Yazıyı da yorumları da blogu takip edenler okumuşlardır muhtemelen.

O yazıdan sonra onun devamı niteliğinde ve ordaki açıkları kapatan bir yazı daha yazmıştım.

İşte KahveAltı blogunun sahibi de benim benim anlatmak istediklerimi tamamlayan bir yazı kaleme almış.


6 - Altı Çizilmiş Önemli Boşluklar - Ben Bu Yaz Nerdeydim



Öncelikle Edward Ander kullanıcı adlı blog sahibini; blogun adı ve bannerı nedeniyle gerçekten tebrik ediyorum.

Şener Şen'in her karakterine ayrı ayrı bayılırım. Badi Ekrem de en önemlilerinden biridir kuşkusuz. "Ben bu yaz nerdeydim" repliği ile başlayan sahne belki çok ön plana çıkmaz ama Hababam Sınıfı serisinde en güldüğüm sahnelerden biridir. Bloga o repliğin adını vermek, banner'a da o sahneyi tabiri caizse cuk oturtmak gerçekten de basit görünse sivri bir zeka işi ki listeye giren yazısını görünce blogun sahibinin nasıl bir zekaya sahip olduğuna daha yakından şahit olacaksınız.

Listede 6. sırada durduğuna bakmayın. Gerçekten de çok ama çok önemli bir yazı. Yazıdan fazla bahsetmek istemiyorum açıkçası. Girin okuyun.

Üzerine konuşalım sonra.


5 - İlk Aşk & İlk Salaklık - Öküzün Önde Gideni


İlkokul 1. sınıfta sanırım aşık olmuştum ilk olarak. Tabi o aşktan sayılırsa.

İşin ilginç tarafı aşık olduğum kız da bana aşık olmuş hatta bir gün tenefüsten sonra sınıfa geldiğimde bohçasını (çantasını) alıp benim yanıma taşınmış olduğunu görünce bir süre sanki hiç yanıma oturmamış gibi yapıp sonra da en cool halimle "aaa sen yanıma mı oturdun" demiştim. O da bana "ben artık senin yanında oturacağım" demişti.

2 ay sonra babasının tayini çıkıp başka şehre taşınana kadar da seviyeli bir arkadaşlığımız olmuştu kendisi ile.

Öküzün yazısı da buna benzer bir hikaye içeriyor. Blogun adına bakıp aldanmayın. İlk aşk üzerine oldukça naif ve içten bir yazı.


4 - bence tanrı yok. niye? yok işte saçma ki oğlum! - Yarasa Boku

Hatırlarsınız, geçen ay "Ayın Yazıları"nda Yarasa Boku'nu 1.yapmış ve bunun gerekçelerini de orada açıklamıştım.

Ekim ayında ise 1.olan yazısından da harika bir yazı geldi ve benim söylediklerimi kara çıkartmadı.

Şimdi linke tıklayıp yazıyı okuyanlar belki de "ne var ki bu yazıda" diyebilirler ama ben geçen ay söylediklerime paralel şeyleri tekrarlayacağım.

Bu dolu cümleleri yazan kız sadece 15 yaşında.

15 yaşında bir kız çocuğunun bu kadar az cümle ile bu kadar çok şey anlatması; özellikle din-inanç gibi bir konuda bu kadar içi dolu cümleler kurması gerçekten de takdir edilmeli.

Bu listenin ileride de müdavimi olmasını diliyorum ve biliyorum ki bu ufaklık beni yine yanıltmayacak.


3 - Futbol Bloglar Nereye Koşuyor - No Pain No Gain

Yaklaşık 2-3 yıldır gazetelerin spor sayfalarını, spor(!) gazetelerini okumuyorum. Bunun yerine onlardan çok daha kaliteli içeriğe sahip olan spor bloglarından takip ediyorum pek çok haberi.

Aceto Balsamico, Flying Dutchman gibi blogların başını çektiği bu bloglar Türkiye'deki olmayan spor gazeteciliğine adeta bir ders verdi ve aslında içlerinin ne kadar boş olduğunu ve bu işin aslında nasl yapılması gerektiğini anlattı. Daha doğrusu anlayanlara anlattı.

Hürriyet Spor'un başında Ercan Saatçi gibi bir adamın olduğu Türkiye'de alternatif olarak çıkan ve alternatiften çok olması gereken olan Futbol ve Spor Blogları son dönemlerde Fotomaç seviyesine inmeye başladı malesef.

No Pain No Gain'in sahibi Ortega futbol bloglarının önündeki bu tehlikeye dikkat çekmiş yazısında.


2 - One minute Ulan! - Boş Muhabbet

TReVaNiaN bir döndü pir döndü.

Uzun süredir ara verdiği yazıların Ekim ayı ile birlikte dönüş yapan Trevanian'ın TRT'de yayınlanan "Ayrılık" dizisi ve İsrail'in buna verdiği tepkiye bir eleştiri yazısı.

Ben daha önce "Kırmızı Paltolu Kızlar" başlığı altında bir yazı yazmıştım bu iki yüzlülüğe tepki olarak.

Kendi yazımdan alıntı yapayım :

Daha 70 sene önce çocukları öldürülen insanların torunları,bugün o lanetledikleri Nazi subaylarından farksız,evlere bomba atıyor;belki paltosu bile olmayan çocukların ölümüne sebep olabiliyor.Hem de bunu Nazi zulmüne son veren(!) Amerika'yı arkalarına alarak yapıyorlar.

İnsanoğlunun artık bir şeyler yapması lazım.Gezegen bile bizi uyarırken,sular tükenir,hayvanlar ölürken,soykırıma uğrayanlar soykırım yapmaya çalışırken,gerçek insanlar artık bir şeyler yapmalı.

Artık isabet bile etmeyen bir ayakkabıdan duyulan hazdan daha fazlasına ihtiyacımız var.


Trevanian da gayet doğru örneklerle bu iki yüzlülüğe dikkat çekmiş.

Kendisine tekrar hoş geldin diyor ve yazılarına bu kadar uzun ara vermemesini diliyorum.

*Bu arada başlı başına yazı olacak yorumunu da okudum. O cevap için ayrıca teşekkür ediyorum.

.... ve HBBA'ya göre Ekim ayının en iyisi :

1 - Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'nin En Büyük Tabusudur - Bir Deliden Nağmeler

Aslında Ekim ayının en iyi yazısından daha çok "Ekim ayının en cesur yazısı" payesini daha çok hakediyor bu yazı.

Aslında bu yazıda katılmadığım hatta eleştirebileceğim, yazarın "kaş yaparken göz çıkardığı" bölümler de mevcut ama kimsenin değinemediği, dile getiremediği, dile getirdiği zaman "vatan hainliği"ne varan suçlamalara maruz kaldığı gerçekleri dile getiren delininbiri; bence bu yazıda çok ama çok şey anlatıyor. Tabi görmek isteyene.

Malum bizim ülkemizde 3 Maymun'u oynamak daha makuldür.

Asrın lideri diyebileceğimiz bir adamı "tanrı" seviyesine getirip yaşasa kendisinin bile utanabileceği bir kalıba soktuk millet olarak.

Ama faşist solcuların, kafatasçı hümanistlerin, okuyan cahillerin, dürüst hırsızların, masum katillerin, dopingli sportmenlerin yaşadığı ülkemizde Atatürk'ün de gerçekten anlaşılması mümkün değildi zaten.

Anladıklarını sananlar onu "Allah" katına çıkarırken, anlamayanlar "Allah düşmanı" ilan ettiler.

Bu konu ile ilgili ben de bir yazı yazdım ama şimdilik yayınlamıyorum.

Şimdilik Deli'nin yazısına alkış tutmakla yetiniyor ve kendisini böyle bir yazıyı kaleme alabildiği için tebrik ediyorum.

Bu yazıdan dolayı kendisine küfür edenlere de, ki muhtemelen benim yazdığım yazıdan sonra bana da gelecek o küfürler, kulak asmamasını öneriyorum.


Efendim işte Ekim ayının öne çıkan blog yazıları.

Önümüzdeki ay yeni bir listede buluşmak üzere tüm blog sahiplerine "yazdıkları" için kendi adıma teşekkür ediyorum.