98 - The Road to Guantanamo

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 05:47

17

Aslında dün yazacaktım 98 numaralı filmi ama araya aşağıdaki saçma olay girdi ve bugüne kalmış oldu. Bu arada dünkü saçmalığa ve son dönemde yaşanan bu tip olaylara dair bir başka serzenişi de Flying Dutchman gerçekleştirmiş blogunda. O yazıyı da okumanızı tavsiye ederek asıl konumuz olan Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi serisinin 98 numaralı filmine geçelim.

Filmde geçmeden önce de önsöz mahiyetinde bir kaç şey söylemek istiyorum.

Bu seri boyunca 100 film yazısı yazacağımı söyledim malumunuz. Ben 2010 bitene kadar demiştim ama bu yazma temposu ve imkanlar dahilinde çok daha uzun sürecekmiş gibi duruyor gördüğünüz üzere. Neyse anlatmak istediğim o değil zaten. Bu 100 film boyunca ben size hiç bir zaman “bu filmi mutlaka izlemelisiniz, bu filmi izlemeyen benden değildir, bu filmi izle grubunu da davet et hep beraber izleyin” gibi bir yaklaşımda bulunmayacağım. Zira bunu gerçek hayatta yaptığım dönemler oldu ve şimdi farkettiğim üzere bu çok sıkıcı bir durum.

Her şeyden önce sinema, müzik ve diğer sanat eserleri tamamen kişilerin kendi tercih ve zevklerine göre seçtikleri beğenilerinden oluşuyor. Aman bu dediğim de “zevkler ve renkler tartışılmaz” gibi anlaşılmasın. Zevkleri her türlü tartışırım. “Zevkler ve renkler tartışılmaz” mottosunun da tamamen zevksizliğe kulp takmak için kullanılan bir kalıp olduğunu düşünüyorum. Zaten bu lafı savunanlar başta olmak üzere hepimiz de o tartışılmaz dediğimiz zevkleri tartışarak, irdeleyerek yapıyoruz hayattaki pek çok seçimimizi.

Benim asıl anlatmak istediğim birilerine çok beğendiğiniz bir şarkıyı dinlettiğiniz ya da taptığınız bir filmi izlettiğiniz zaman o filme/şarkıya sizin istediğiniz gibi yaklaşmasının her zaman ve her kişi için mümkün olmadığıdır. Dolayısıyla da benim bu listem gibi sizin de kişisel olarak ön plana çıkardığınız filmleri bir başkasına izlettiğinizde sizinle aynı tepkiyi vermesi beklenemez. Tıpkı Tabutta Rövaşata’yı izlettiğim arkadaşımın bana filmin sonunda ben “vay be helal olsun sana bu filmi izlettirdiğin için” demesini beklerken “vay be yazıklar olsun sana  1 bucuk saatimi harcadığın için” tipi bir tepki vermesi gibi.

Ama ama ama…. 

Bu listede size o “izlemezsen ölümü gör lan, şu kadarcık hatrım varsa bi bakıver be” diye sülük gibi yapışacağım 2 tane film var.

Sadece 2 tane.

100 filmlik liste için çekilebilir bir oran bence.

İşte o filmlerden ilki şimdi geliyor.

Efendim, 98 numarada Michael Winterbottom’un Mat Whitecross ile birlikte yönettiği 2006 İngiltere yapımı bir belgesel var :





Film; teknolojinin, bilimin, ilmin zirve yaptığı günümüz dünyasını tam 8 yıl boyunca yöneten adam olan George W.Bush’un şu sözleri ile başlıyor :

Bu insanlar hakkında tek bildiğim kötü oldukları. Blair Hükümeti ile birlikte çalışarak sorunu çözmek için sabırsızlanıyorum.



Ardından Asif Iqbal ile tanışıyoruz. Asif, İngiltere’de yaşayan binlerce Pakistan kökenli vatandaştan biri. 

Asif’in anavatanı olan Pakistan’da bizdekine benzer bir şekilde görücü usulü evlilik revaçta ve ailesi de İngiltere’de yaşamalarına rağmen 2001 yılının Eylül ayında kendi memleketlerine giderek Asif’e kız bakıyor. Tıpkı bizim Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın anne babalarının gelip kendi memleketlerinden kız beğenip çocuklarını evlendirmeleri gibi.

Bu girişi de sizi daha şimdiden “bize ne kadar benziyorlar; onlar biz de olabilirdik” gibi bir yaklaşımın içine sokmak için söylemiyorum. Sadece filmde anlatılanların çıkış noktası olan olayın basitliğini anlatmaya çalışıyorum.

Asif, Pakistan’a gidip kendisi için uygun görülen kızı beğeniyor ve evlenmeye karar veriyor. Akabinde de düğün için kendisi gibi İngiltere’de yaşayan arkadaşları Şefik, Ruhel ve Münir’i Pakistan’a davet ediyor.

Şefik ve Münir, Asif gibi Pakistan kökenli; Münir ise yine aynı coğrafyadan olan Bengal’den.

4 arkadaş Pakistan’da buluşuyor ve filmin hikayesi orda başlıyor.

Şefik - Ruhel - Asif

Masraf olmasın diye camide konaklayan arkadaşlar bir cuma namazında vaizin “Elinizden geldiğince Amerikan tehditi altındaki Afganlar'a yardım edin” sözünden etkileniyor.

Hem bu yardım çağrısına karşılık vermek, hem düğüne kadar boş vakitlerini değerlendirmek hem de beraberce gezmek isteyen 4 arkadaş Afganistan’a doğru yola koyuluyor.

Afganistan’a yaptıkları sorunlu bir yolculuğun ardından da kendilerini bombaların ortasında buluyorlar. Derken Amerikalılar geliyor ve bu gençleri terörist şüphesi ile gözaltına alıp, ki bu gözaltına alma evresi de hiç de öyle gözaltına almakla kalmıyor, Guantanamo’ya transfer ediyor.

Filmin neredeyse tamamına yakını da Guantanamo’da yaşananları bize anlatıyor.

The Road to Guantanamo yukarıda da bahsettiğim üzere bir belgesel. Belgesel türüne uygun olarak da filmde anlatılan hikayenin karakterleri olan Asif, Rubel ve Şefik’i de kanlı canlı görüyor, yaşadıkları süreci arka fonda aktörler canlandırırken onların ağzından da dinlemeye başlıyoruz. Zaten yönetmen Michael Winterbottom’un filmdeki en büyük başarılarından biri de bu iç içe geçirme olayını çok iyi kotarmış olması. Zira bir süre sonra filmde izlediklerimizi sanki gerçekten o an çekilmiş görüntülermişçesine bir duruma sokuyor kendisi. Bunda oyuncuların başarısını da es geçmemek lazım ki filmde oynayan oyunculardan bazılarının Amerika’da gerçekten El Kaide üyesi sanılıp gözaltına alındığı filmin çekildiği dönemde gazetelerde çıkmıştı.


Şefik - Ruhel - Mat Whitecross - Michael Winterbottom


Şimdi asıl konumuza dönelim.

Bu filmi niye izleyin diyorum ?

Çünkü bu film bize içinde yaşadığımız dünyanın nasıl bir yer olduğunu apaçık gösteren bir film.

Filmi izlerken belki bir çoğunuz dayanamayıp yarıda bırakacak, bir kısmınız dişlerini sıkmaktan filme konsantre olamayacak; gözyaşlarına boğulan, nefesi kesilen, iki gün kendine gelemeyen, kalkıp sinirinden duvarı yumruklayanlar olacak aranızda.
Bu film; günümüz dünyasına dair o kadar çok şeyi, o kadar sert bir şekilde yüzümüze vuruyor ki bu filmi izlemek günümüz dünyasında yaşayan biz dünyalıların bir nevi aynada kendilerine söylenen yalanlarla, kendi söylediği yalanlarla, söylemek istemediği ama inanır göründüğü yalanlarla yüzleşmesi.


The Road to Guantanamo, bir Müslümanlık Propogandası ya da “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi, Kahrolsun Amerika” sularında yüzen bir film değil. Elbette ki filmde buna benzer öğeler görecek olabilirsiniz ama gerçekten bu iş o kadar basit değil.

Winterbottom’ın bize aktardığı 4 müslüman gencin ve onların nezdinde Guantanamo’da bu süreci yaşamış tüm insanların hikayesi bu ve bu hikaye sadece Guantanamo ve orada yaşanmış olanlarla ile sınırlı bir hikaye değil.


Evrensel ve zamansız bir film Guantanamo Yolu.

Bundan 60 sene önce Hitler’in yaptıkları da var bu filmde, 60 sene sonra atalarına Hitler’in yaptığını başkalarına yapmaya çalışanlar da.

Hiç bir suçu olmadığı halde sırf doğdukları topraklar, konuştukları diller, inandıkları ya da inanmadıkları dinler, tenlerinin koyuluğu ya da açıklığı, gözlerinin çekikliği, saçlarının rengi yüzünden işkence gören insanların hikayesi.

İşkenceden kastım illa fiziksel işkence de değil sadece.

Tam burda kesip size filmden uzunca bir sahne izletmek istiyorum. Sahnedeki Müslüman gençleri Yahudi olarak düşünün ya da Hıristiyan, Satanist, Ateist, Sağcı, Solcu, Fenerli, Cimbomlu ne isterseniz o şekle sokun ve öyle izleyin. Ve izlerken elinizdeki tek bilginin de bu olduğunu unutmayın. Suçlu, suçsuz, katil, tecavüzcü vs. vs değil, sadece Müslüman, sadece Yahudi, sadece Kürt, sadece Yunan…

Elinizdeki tek bilgi bu,




11 Eylül 2001'de dünya tarihinin en büyük terör eylemlerinden biri gerçekleşti. "Amerika kendisi yaptı,Pentagon'un haberi vardı, El Kaide üstlendi, Usame Bin Ladin planladı....." şöyle oldu böyle oldu ama sadece resmi kayıtlara göre 2974 kişi öldü.

Ölen insanların aileleri için yukarıdaki komplo teorilerinin hatta belki de gerçek olan teorilerin hiç bir önemi yok. Çünkü onların yakınları öldüler.

Bitti.

2001'in ardından Amerika o 2974 kişinin ölümü nedeniyle (!) savaş açtığı Afganistan ve Irak'da 2974 insandan katlarca fazla insanı katletti ve katledilen insanların neredeyse tamamı resmi kayıtlara bile geçmedi.

Sadece Guantanamo'da 500'den fazla kişi yıllarca fiziksel ve psikolojik işkence gördü.
Tüm bunlar olurken tüm dünyada ismi "Ömer, Ahmet, Muhammet vb." olan, kimlik hanesinde Arap ya da Müslüman bir ülkenin vatandaşı olduğu yazan binlerce insana terörist muamelesi yapılarak psikolojik işkence yapıldı.

Tıpkı yukarıda da anlatmak istediğim üzere yıllar önce Yahudiler'e Almanlar'ın, Zenciler'e Beyazlar'ın, Müslümanlar'a Hıristiyanlar'ın, Tibetliler'e Çinliler'in yaptığı gibi.

Burda şimdi "gelin hümanist olalım tüm insanları sevin, kitap en iyi arkadaştır" tipinde bir mesaj verme kaygısı içinde değilim.

Zaten kimse kimseyi nedensiz sevmek zorunda değil. Keza birini sebebsiz yere sevmek de ayrı saçmalık tıpkı sevmemek gibi.

Ama bu nefret bu işkence bambaşka bir şey.

Sırf zenci diye, sırf müslüman ya da gayrimüslim diye birine işkencede bulunmak o adamı sadece bu dünyaya geldi diye suçlamakla eşdeğer ve bu artık günümüz dünyasının bir gerçeğinden öte bir alışkanlığı haline geldi.

Daha önce yazdığım bir yazıda şöyle demiştim :

İnsanoğlunun artık bir şeyler yapması lazım. Gezegen bile bizi uyarırken, sular tükenir, hayvanlar ölürken, soykırıma uğrayanlar soykırım yapmaya çalışırken, gerçek insanlar artık bir şeyler yapmalı.

Artık isabet bile etmeyen bir ayakkabıdan duyulan hazdan daha fazlasına ihtiyacımız var.

Ama insanların bir şeyler yapması için önce gözünün önünde olanları farketmesi gerekiyor. Farketmesi için de insana sert tokatlar gerekiyor.

İşte Road to Guantanamo da size o tokatı okkalı bir biçimde atmayı başaran bir film. Bir filmden öte yüzünüze doğru görmeye tahammül edemediğiniz gerçekleri haykıran bir ses.

Bir Müslüman, bir Türk, bir Kürt, bir Ateist olarak değil İNSAN olarak izleyin.

Sonra her şeyi tersine çevirin.

Sonra da gidin içinizdeki o sebebsiz nefreti hala "En iyi Kürt ölü Kürttür, Ermenilere ölüm vs. vs." şeklinde işkenceye çevirebiliyorsanız buyrun devam edin.

"Yazıklar olsun sana bir buçuk saatimizi heba ettin" der ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz en fazla.

* Filmi online olarak izlemek isteyenler bu linke tıklayabilir.

** Bloga bir süre ara veriyorum (7-8 gün kadar) Yorumlarınızı buraya, diğer mesajları da mailime atabilirsiniz. Uygun bir zamanda cevaplamaya çalışırım.

Emeğe Saygı ?

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 17:19

64

Şimdi size çok acayip bir şey anlatacağım.

Aslında bugün 98 ve 97 numaralı filmleri yazmayı planlıyordum ama dün gece öyle acayip bir şeyle karşılaştım ki araya bu yazıyı sıkıştırmak istiyorum.

Efendim dün gece uykusuz kalınca 98 numaralı filmi yazmak üzere bilgisayarın karşısındaydım. Derken bir arkadaşım daha önce yazdığım Elikanlı Delikanlıların Kahramanları adlı yazıyla ilgili bir mesaj attı bana. Bu yazıyı yazmama vesile olan olayla da o mesaj sayesinde karşılaştım.

Arkadaşımın mesajında bahsettiği şeye bakarken yazıya gelen yorumlardan biri dikkatimi çekti.

Genelde yazılara gelen yorumların tamamını okurum ama yorumu yapanların blogunu ziyaret ettiğim çok olmuyor ne yalan söyleyeyim.

Yazıya yapılan yorumlardan birinde blogu adsız yorumculara kapatmam gerektiğinden bahsetmiş bir kullanıcı bunun üzerine " ßLu3_ßLooD " adlı kullanıcı da şu cümleyi kurmuş :

Adsızları kapatırsa bil ki HBBA'nın reytingi düşer.Unutma meyve veren ağaç taşlanmaz,taşlanan ağaç meyve verir.Sen kimi yerersen o daha da favori olur.En azından Türkiye'de böyle...

Hani güzel de laf sokmuş bana aklı sıra.

Ben de bu reyting meraklısı cengaver de kimmiş neymiş ne yazarmış diye merak ettim açıkçası ve bloguna girdim arkadaşın. Bloguna girmemle de ne 98 numaralı yazı kaldı ne uykudan eser. Neredeyse 2-3 saat geçirdim ßLu3_ßLooD adlı kullanıcının blogunda.

Bunun nedeni de bana lafı geçiren ßLu3_ßLooD 'ın harika bir üslubu olması, muhteşem yazılar yazması falan değildi.

Efendim bana "reyting meraklısı" yakıştırması yapan arkadaş kendi blogunda benim blog'a, twitter'a , friendfeed'e yazdığım ne varsa; bazılarını aynen copy paste ile, bazılarını kendine göre düzenleyerek, bazı yazıları ise başka yazılarla birleştirerek kendi yazısı gibi aynen yerleştirmiş. Blogdaki 55 yazıdan neredeyse 30'unun benim yazılarımdan arak olması yetmezmiş gibi diğer bloglardan da sağlam hırsızlığa imza atmış.

Daha önce de buna benzer bir kaç olaya şahit olmuştum ama açıkçası bu tip olayların çok da peşinde koşan bir adam değilim. Bunu da kendimi yukarılarda bir yere koymak, "aman ne yaparlarsa yapsınlar taklitler asıllarını yaşatır" gibi bir bakış açısı içinde söylemiyorum. Ben bu tip işlerle uğraşan adamların nasıl olsa kaale alınmayacaklarını ve bir yerde yalnız kalacaklarını düşünüyorum ki arkadaşın bloguna da ne bir yorum bırakan var ne de gelip giden. Ama bu yazıyı yazmaya beni iten ve az sonra bu arkadaşı rezil etmeme sebep olacak olan şey bambaşka.

Efendim bu arkadaş benim ve başka blogların yazılarını çaldığı yetmiyormuş gibi bir de yavuz hırsızlığa soyunmuş.

Benim bundan 4-5 ay önce yazdığım, hatta tam tarih vereyim; 2009 Ekim'inde yazdığım "Cahillik Modası"başlıklı yazıyı aynen kopyalayıp yazının girşinde de şu cümleyi kullanmış :

Uyarı : Az sonra okuyacağınız yazıda, pek çok kez söylediğim sözleri, bazı yerlerde yazdığım yazılardan parçaları bulunabilir; beni aynı sözleri söyleyip, kendini tekrar etmekle suçlayabilirsiniz.Ayrıca bu yazımın orjinal halidir. Üç ay önce blogumdan yazımı çalıp kendi yazmış gibi yayınlayan HBBA' ya tepki maksatında bunu yayınlıyorum. İnsan emeğe saygı duymalı. Çaldığı yazıyı bile kısaltmamalı...

Yani arkadaş hem benim yazılarımı oraya buraya yazdıklarımı çalıyor hem de beni " emek hırsızlığı " ile suçluyor. Bu da yetmezmiş gibi bir de gelip blogumda beni " reyting meraklısı "olmakla suçluyor.

Şimdi gelin Reyting Meraklısı HBBA olarak size ßLu3_ßLooD 'ın ne haltlar karıştırdığından biraz daha detaylı bahsedeyim.

Önce yukarıdaki yazıdan başlayalım. Bu benim 2009 Ekim'inde yazdığım Cahillik Modası yazısı bu da ßLu3_ßLooD ustanın(!) kaleme ee pardon copy paste'e aldığı Cahillik Modası. Gelin bu eseri bir de ondan dinleyin de kendisi aradığı şöhrete kavuşsun. Cahillik Modası'nda pek bi değişiklik yok sadece yukarıda da bahsettiğim üzere bana lafı koymuş kendisi sağolsun.

Bu da benim  " Bu Vatan Sağolmasın" yazım, bu da ßLu3_ßLooD versiyonu olan " Çocuklarımız Ölmesin Diye Vatan Sağolsun". Hakkaten başlığı benimkinden iyi bak. Hiç aklıma gelmemişti oysa.

Hemen bir başka esere geçelim şimdi de.

Benim Kısa Kısa Serisi'ni bilen bilir. Hatta ben o seriye başlamadan bir kaç gün önce benzer bir seriye başlayan  Ekseriyetle Blogu'na yorum bırakmıştım "vallaha benim de aklıma gelmişti böyle bir şey" diye.

Formatı almak önemli değil tabi ki. Sonuçta hepimiz aynı formatta farklı yazılar yazıyoruz ama kendisi yazıları aynen kopyalamış. Serinin adına da ßLu3_ßLooD demiş. Bak benim hiç aklıma gelmemişti. Bilsem ben de bu ismi verirdim o seriye.

Hatta ne tesadüftür ki seriye aynı cümlelerle başlamışız. Bakın bu benim kısa kısa serisine başladığım cümle :


Bu da  ßLu3_ßLooD 'ın kendisiyle aynı adı taşıyan ßLu3_ßLooD Serisi'ne başladığı yazının girişi :


Fark görebiliyor musunuz ? 

Öyleyse neden daha fazla ödeyesiniz ? 

Bakın bu benim 3 Ocak'da yazdığım Kısa Kısa 3 yazısı bu da ßLu3_ßLooD 'ın 11 Ocak'ta yazdığı ßLu3_ßLooD 7 yazısı. Ben hem tarih olarak hem de seri numarası olarak gerideyim ondan yalnız. 3 Ocak - 11 Ocak, Kısa Kısa 3 , ßLu3_ßLooD 7. Yalnız hakkını da yemeyelim, benim yazdıklarımı yetersiz bulmuş olacak ki 3 madde daha eklemiş. Gerçi o maddeleri de kendi mi yazdı orası da muamma.

Hemen bir başka esere geçelim hızı kesmeden,


Bakın bu en sevdiğim oldu. Nedenine gelince de benim Menopozlu Anne İle Nasıl Baş Edilir ? yazım sanırım kendisinin iyi aile çocuğu konseptine uymamış olacak ki o yazıdaki videoları ve videolara yaptığım yorumları alıp "Facebook'da paylaşılan En İyi Videolar" diyerek başka bir düzenlemeye gitmiş. Açıkçası buna biraz kırıldım. Tamam Menapozlu anneleri biraz incitmiş olabilirim o yazıda ama yine de yazımın sansüre uğramasını içime sindiremedim. Ama ßLu3_ßLooD gibi iki lafından biri "emeğe saygı" olan bir delikanlı yaptıysa vardır bir bildiği diyor ve sineye çekiyorum.

Bi de çok eğreti duranlar var ki onlara çok güldüm. Misal benim Beyaz'a ve Beyaz Show'a nasıl baktığımı özellikle yakın takipçiler bilir. Hatta geçen günlerde Beyaz ile ilgili twitter'da şöyle demiştim :

Siz hala izleyip yazmaya devam edin ama Beyaz Show'u Beyaz'ın annesi bile izlemiyor bence.


ßLu3_ßLooD ise anlaşılan bir Beyaz hayranı. Nedenine gelince de Beyaz Show'u izlemeden yapamadığını söylemiş ama benim cümlem de anlaşılan hoşuna gitmiş ve kullanmadan edemeyince de ortaya şöyle acayip bir sonuç çıkmış.


İşte karşınızda albümün en garip şarkısı :

Beyaz Show by HBBA feat. ßLu3_ßLooD Dj EM-E-E SayGHI Mix

Aa yarın beyaz showda kimler var deyip Kanal D yi ara ara açıp bakanlardan biri olduğum için utanıyorum kendimden. İzlemesem de Beyaz Show varken televizyonun açık durması da nasıl ifade edilebilir bilemiyorum. Siz hala izleyip yazmaya devam edin ama Beyaz Show'u Beyaz'ın annesi bile izlemiyor bence.

Daha fazla uzatmaya gerek yok efendim zira dediğim gibi neredeyse 30'a yakın yazı var benden "esinlendiği".

Bu arada unutmadan blogda gezerken Flying Dutchman'in taa geçen sene yazdığı ve geçtiğimiz günlerde blogunda tekrar yer verdiği "İlişkilerde Top 10 İğrenç Erkek Modeli" ve "İlişkilerde Top 10 İğrenç Kadın Modeli" yazılarına da rastladım.

İşte ßLu3_ßLooD 'dan iğrenç kadın ve erkek modelleri ile harika tespitler.

İlişkilerde İğrenç Kadın Modları


Açıkçası Flying Dutchman'den çok daha iyi yazmış. Dutchman'in yerinde olsam ekibi komple kovar hatta kendim de yazmayı bırakır blogu ßLu3_ßLooD 'a emanet ederdim.

Bu arada emeğe saygıyı, iyiliği, dürüstlüğü dilinden düşürmeyen ßLu3_ßLooD ahlak bekçiliğine de soyunmayı elden bırakmamış ve Pucca'ya da lafı geçirmiş ve şu cümleleri söylemiş :


Blogger oldum diye ağzımı hiç bozmadım ama Pucca Günlük'ü görünce ''Oha a.q. one lan'' demedim desem yalan olur herhalde.Ben ne cahilmişim arkadaş bende diyorum ki beni takip eden neden bu kadar az.Erkek olduğum halde bir tarafım yemez sexepalce yazmak.Türk insanının en hoşuna giden şey nedir tabiki şey.Pucca Günlük de şeyden bol bol bahsediyor hanım abla.Blog listelerimin arasına koydum ara ara girip bakarsınız.

Haklı ama; Pucca çok terbiyesiz, HBBA zaten reyting delisi, Flying Dutchman boş tespitlerin adamı, 5Posta ahlaksızın teki, Ortega holigan....

Keşke herkes  ßLu3_ßLooD gibi özü sözü bir, emeğe saygılı, dürüst, terbiyeli, iyi aile çocuğu olabilse hem ülkemiz hem de blog dünyası ne kadar iyi yerlere gelir değil mi sevgili izleyenler.

Bana şimdi "niye böyle bir adamla uğraşıyorsun" diyenler olabilir ama bu adamları yavuz hırslık mertebesinde görmezden gele gele yaptıklarına göz yuma yuma hayat boyu böyle adamların yükselişlerini seyredip durur hale geliyoruz.

Bakın blog yazmak keyifli bir olay. Bi nevi stres atma aracı bu bloglar. Hem bir şeyler karalıyor içimizdekileri boşaltıyoruz hem de sadece stres atma aracı olarak görmeyip ciddi anlamda zaman ve emek harcıyoruz burda. İzleyici, okuyucu kitlesi oluşunca da bir nevi sorumluluğa dönüşüyor. Ama birileri gelip size hiç sormadan onayınızı almadan yazınızı fikrinizi çalıp kendi yazısıymış gibi orda burda yayınlıyor. Bunu yapması da yetmiyor bir de size "hırsız" muamelesi yapıyor.

ßLu3_ßLooD 'ın blogunu ziyaret etmenizi öneriyorum Yukarıda renkli fontla yazılmış olan bölümlerden bahsi geçen yazılara ve bloga ulaşabilirsiniz.. Gidip küfür falan edin diye değil ama yanlış anlaşılmasın. Muhakkak kendi yazılarınıza orda rastlayacaksınız. Sırf bu hissin nasıl bi his olduğunu görün diye girin siteye. Hem de o kadar emek verip copy paste ile uğraşan bu arkadaşa bir saygı gösterin

Resmini de koydum çünkü zaten kendisi koymuş bloguna. Zaten her yazının altında mutlaka "kızlar beni niye okumuyor" tipi bir serzeniş var, benim de katkım olsun arkadaşa.

Unutmadan bu da 6500 kişiyi topladığı  feysbuk grubu. Vallahi helal olsun benim grupta o kadar insan yok. Tebrik ederim.

Dostum ßLu3_ßLooD emeğine saygı + REP veriyorum. Yalnız copy paste'lerde kayma var bi el at be hacı.

99 - Good Bye Lenin!

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 21:52

19

Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi Listesi ‘ne geçen hafta başlamıştım malumunuz. Planım her hafta en az 2 film yazmaktı ama aksilikler falan filan derken yine biraz aksadı bu süre. “Senin de bahanelerin bitmiyor” diyenler olabilir ama sonuçta blog yazan herkesin dilindeki bahanedir “Blog kişisel bir alan” lafı. E kişisel alan olunca da, kişiler de düzensiz, disiplinsiz adamlar olunca (benim gibi) “yazacam, edecem..” dediğiniz sürede yazamıyorsunuz kafanızdaki yazıları.

Bahane dolu sözleri fazla uzatmadan listenin 99 numaralı filmine geçeyim.

Efendim 99 numaralı film de 100 numaradaki Noviembre gibi 2003 yapımı olan Alman yapımı :

Good Bye Lenin!





Film süreci 1989 Doğu Almanyası'nda başlıyor ve duvarın yıkılışından iki Almanya’nın birbirine karışma sürecinde ilerliyor. Ama bu ilerleme filmdeki herkesin şahit olduğu bir ilerleme olmuyor. Zira filmin hikayesini de bu farkında olmayış oluşturuyor.

Filmin baş karakteri Alex adında bir Doğu Alman genci. Alex’in annesi Christiane ise Doğu Almanya’nın Sosyalist düzenine kendini adamış idealist bir kadın. Hani bizdeki gibi “ben sosyalistim” diyip de tam karşıtı olan kapitalizm adına elinden geleni yapan idealistlerden değil. Hani ağır ağbilerin dediği gibi “Kendini davaya adamış” sosyalistlerden.

Filmin hikayesini oluşturan olay ise Sosyalist Christiane’in kalp krizi geçirerek komaya girmesi ve 8 ay boyunca komada kalıp sonra birden uyanması. Uyanınca da artık Berlin Duvarı ile birlikte yıkılan Doğu Alman Sosyalizm’in yıkılışının oğlu Alex tarafından kendisine farkettirilmeme çabası. Alex’in bundaki amacı ise doktorun yaptığı “fazla heyecanlanmaması, büyük bir şok yaşamaması lazım” uyarısı.

Film bu hikayesiyle size biraz Roberto Benigni’nin La Vita E bella (Hayat Güzeldir) filmini andırabilir. Ama Hayat Güzeldir’i beğenen biri olarak Good Bye Lenin! ‘in çok daha iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

Bir tarafta yaşlı, hasta ama kendisini Sosyalizm İdeolojisi’ne tam anlamıyla adamış bir kadın, diğer yanda Sosyalizm'in çöküşünü ve Kapitalizm'in tüm şehri yavaş yavaş değil bir anda ele geçirmesini annesinden saklama çabasında ordan oraya koşturmaca içindeki genç bir delikanlı.

Kısaca film, “trajikomik” tabirinin tam anlamıyla karşılığı biçimde ilerleyen bir yapıya sahip.

Filmden seçtiğim sahne ise bu trajikomediyi tam anlamıyla yansıtan bir sahne. Doğumgünü gelen hasta yatağındaki annesi Christiane için bir kutlama hazırlayan Alex önce eski toprakları ayarlıyor, ardından iki velede para karşılığı marşlar ezberletip annelerine söylemeleri karşılığında anlaşıyor, ablasının Batı Almanya’dan gelen sevgilisini “Raporcu” rolüne soyunduruyor; Kapitalizm’in şaşaasına karşı da Sosyalizm’in gösterişten uzak modasına uygun kıyafetleri de ayarlayıp annesine, onun dünyası’na uygun, bir sürpriz hazırlıyor.

Özellikle Alex’in sevgilisi Lara’nın 16.saniyedeki hareketlerine dikkat çekmek isterim. Alex’in pencere önünde yaptığı konuşma esnasında olanların ise Ayhan Sicimoğlu tabiri ile “Hastasıyım!!



Yukarıdaki Coca Cola afişi gibi bazı sahneler fazla karikatürize gelebilir ama; film bu “kör gözüne parmağım” materyalleri hiç de öyle başarısız bir şekilde kullanmıyor. Film size “Sosyalizm çok iyiydi Kapitalizm geldi her şey kayboldu” da demiyor; “Sosyalizm kakaydı şimdi her şeyimiz var çok şükür” de demiyor. Ama etliye sütlüye dokunmamak yoluna da sapmıyor.

Zaten yönetmen Wolfgang Becker’in en büyük başarılarından biri de her iki tarafın artılarını ve eksilerini, yukarıda da bahsettiğim üzere o görüşlerle simgeleşen materyalleri kullanarak eşit biçimde eleştirmesi. Bunu yaparken de “duygu sömürüsü” olmaya meyilli bir senaryoyu gayet başarılı anlatabilmesi.

Good Bye Lenin! bir devrin kapanış hikayesini anlatırken içinde “anne-oğul, baba-oğul, abla-kardeş, kız-erkek” ilişkileri gibi pek çok öğeyi de gayet muazzam bir şekilde işleyen bir film.

Tüm bunların yanında Alex’in arkadaşı Denis’in düğün kaseti montajlarken Stanley Kubrick’in A Space Odyssey’ine yaptığı ve yine Christiane için odayı düzenlerken yapılan A Clockwork Orange göndermeleri de filmin harika tatlarından bir kaçı.


Filmin müziklerine de ayrı bir parantez açmak isterim ki bir Yann Tiersen hayranı olarak onun elinden çıkan bu harika müziklere değinmeden zaten olmaz. Filmin harika şarkıları arasından çok zorlanarak seçtiğim "Summer 78" şarkısı için de filmin afişinin altındaki aparata tıklayabilirsiniz.

Son bir toparlamak gerekirse de Good Bye Lenin! bir devrin bitip bir devrin nasıl başladığını olabilecek en güzel şekilde anlatan bir dönem masalı.


Hala izlememiş olanlara da vesile olmaktan memnuniyet duyacağım güzel bir masal.

* Filmin imdb linki için buna tıklayabilirsiniz.
 
** Alttaki “Haftanın Şarkısı”nda bahsettiğim üzere filmin linklerini benden istemeyin ama paylaşmak isteyen gelip link paylaşabilir. Hatta filmin soundtrack albümünü de paylaşabilirsiniz (ben de bulamadım bi el atın hele)

Fleet Foxes - Mykonos

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:49

8

Bazı şarkılar bazı albümler vardır, ilk dinleyişinizde "ee bu mu yani" dersiniz. Ama daha sonra defalarca dinledikçe o şarkının ya da o albümün tadını almaya başlar, artık o şarkıları dinlemeden duramazsınız.

Bazı şarkılar ise size daha ilk dinleyişte uzun yıllar kendini dinleteceğinin ışığını verir.

İşte bu Haftanın Şarkısı olan Mykonos da daha ilk dinleyişte "vay be bunlar da kimmiş" dedirten cinsten bi şarkı.

Seattle kökenli Fleet Foxes'ın kendi adlarını taşıyan ilk albümlerinden sonra çıkardıkları "Sun Giant" albümünden muazzam bir şarkı Mykanos.

Daha önce belirttiğim üzere animasyon klipleri pek seven biri olarak şarkının klibine de ayrıca bayıldım diyebilirim.






The door slammed loud and rose up a cloud of dust on us
Footsteps follow, down through the hollow sound, torn up

And you will go to Mykonos
With a vision of a gentle coast
And a sun to maybe dissipate
Shadows of the mess you made

How did any holes in the snow tipped pines, I find
Hatching from the seed of your thin mind, all night?

And you will go to Mykonos
With a vision of a gentle coast
And a sun to maybe dissipate
Shadows of the mess you made

Brother you don't need to turn me away
I was waiting down at the ancient gate

You go
Wherever you go today
You go today

I remember how they took you down
As the winter turned the meadow brown

You go
Wherever you go today
You go today

When I'm walking brother don't you forget
It ain't often you'll ever find a friend

You go
Wherever you go today
You go today

*Grubun MySpace sayfası için tıklayın

*Bu arada benim blog yazılarına konu ettiğim film ve müzikler için benden link isteyenler çıkıyor. Ben uğraşmayayım bununla da yorumlarda link paylaşımı yapmak isteyenler yapabilir bunu diyeyim. Ama bu paylaşımı yapana "sağol dostum emeğine sağlık" tipi yorum gelirse yakarım bu gezegeni haberiniz olsun.

Hakem De Hakem

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 06:26

13

 

Uzun zamandır futbol üzerine bir yazı yazmıyordum. Daha uzun zaman da yazacak gibi değildim açıkçası ama iki gündür gördüklerimden sonra yine  tutamadım kendimi.

Daha önce bu blogda Galatasaray'ın taraftar gruplarından ultrAslan mensupları ile, daha doğrusu ultrAslan grubuna bağlı olduklarını söyleyen birileri ile gereksiz tartışmalar yaşamıştım. Gereksiz diyorum zira; ben açık açık derdimi, kafamı neye taktığımı anlatmaya çabaladıkça "tamam kes, akıllı ol, sıkıysa yüz yüze söyle bunları" gibisinden cevaplar alıyordum ki haklarında yazı yazdığım konu gayet de eleştirilecek bir konuydu.

Gelelim beni bu yazıyı yazmaya iten asıl konumuza. Efendim malumunuz ben bir Fenerbahçe taraftarıyım bunu daha önce de dile getirmiştim. Her ne kadar geçen seneki Emre Belözoğlu transferinden sonra "ne maçını izlerim ne formasını alırım" desem de yine en keriz taraftar duygularıyla her sene formasını da alır, her hafta maçını da izlerim takımımın. İki gün önceki Diyarbakırspor maçını da izledim dolayısıyla.

Bir futbol yazısı yazıyorsak işin futbol kısmından da bahsetmemek olmaz ki kısaca değineyim. Ben özellikle Denizli maçından beri takımdaki kazanma arzusunu ve mücadeleyi beğeniyorum. Galatasaray'da görmediğim bir kazanma isteği var Fener'de bu sene. Diyarbakır maçında da kötü zemine ve Diyarbakır'ın kapanma taktiğine (gayet mantıklı buluyorum bu taktiği) rağmen; hatta golü de yediği halde takım yine sonuna kadar golü ve puanı kovaladı. Bundan memnunum bir taraftar olarak. Futbol olarak aynı şeyi söylemek mümkün değil ama çok da şey beklemiyoruz zaten o zeminde.

Asıl konuya dönmek gerekirse de maçın hakemi Koray Gençerler'i yıllardır takip ederim. Kendisi Türkiye'de adını ezbere bildiğim bir kaç yardımcı hakemden biridir. Bunun sebebi de yardımcı hakem olarak görev aldığı maçlarda santimlerle farkedilebilecek ofsaytları sezmesinden ileri gelir. Koray Gençerler başarılı bir yardımcı hakemliğin ardından Orta Hakem olmayı seçmiş ve TSL maçlarına da çıkmaya başlamıştı. O maçlarda gördüğüm yönetimlerini de yardımcı hakemliği kadar başarılı bulmamıştım. Pazar günü oynanan maçta da yine fikrim değişmedi. Yanlış kararlar verdi, pozisyonları yanlış yorumladı. Maça tam hakim olamadı kısaca özetlemek gerekirse.

Ama ben Fenerbahçe'nin maçı kazanamamasında hakemin çok da büyük bir payı olduğunu düşünmüyorum. Maçın berabere bitmesinde en büyük etken Diyarbakırspor'un benim de hiç beklemediğim disiplinli oyunuydu bana göre ki Ziya Doğan'ı da yönettiği takımları da hiç sevmem. Ama o gün Diyarbakır puan almaya geldiğini apaçık belli ediyordu.

İnanın burda şimdi bilinçli , sağduyulu taraftar ayağı yapmıyorum. Gerçekten de benim maçta gördüklerim bunlar. Ama maçın ardından gördüklerime Hıncal Uluç tonuyla "İnanamadımmm...İnanamadımmmm" diyemeyeğim malesef.  Gayet beklediğim şeyler oldu ve hakem Koray Gençerler için hemen darağacı kuruldu.

Hatta ülkemizin muhteşem gençleri hiç üşenmemişler teknolojiden, bilişim çağının nimetlerinden de yararlanmışlar bunun için. Facebook'da maç biter bitmez açılan "Satılmış Koray Gençerler" adlı muhteşem bir zeka ürünü olan grubun üye sayısı 1000leri bulmuş bile.

Bu dahilerden biri yoğun araştırmalar sonucu Koray Gençerler'in Facebook hesabını da bulmuş ve grupta paylaşmış. Paylaşırken de şöyle demiş :

Arkadaşlar  buyrun şerefsizin linki !!! kilitleyin hesabını bloke olsun!!! GÖSTERELİM CUMHURİYETİN GÜCÜNÜ!!!


Cumhuriyetin Gücü ???

Durun daha devamı var. Bu harika paylaşıma cevap yazan başka bir cengaver de şöyle buyurmuş :

ALLAH SENDEN RAZI OLSUN KARDEŞ


"Allah razı olsun valla, tam da linç edecek birilerini arıyordum iyi oldu" manasında sanırım arkadaşın söylediğinin meali.

Bunlar zaten vahim de daha vahimi gruptaki diğer yorumlar. Avatarlarında yanlarında eşleri, sevgilileri hatta çocukları ile poz vermiş bu insanların yazdıkları küfürleri hayatımda ilk kez orda gördüm diyebilirim. Hatta yanında sevgilisi ile fotosu olan biri adama "Koray senin karını s.keyim" yazmış.

En başa dönelim şimdi. Ben yine diyorum ki Koray Gençerler kötü maç yönetti ama beraberlik normal sonuç. Peki Koray Gençerler çok ama çok kötü bir yönetim gösterseydi de diyelim Fener maçı bu hatalar yüzünden kaybetseydi ne olacaktı ?

Madem ülkemizdeki anlayış, maçlardaki pozisyonları yavaş çekimde 55 kez gösterip hakemleri linç etme anlayışı, madem ülkemizin muhteşem yetenekteki(!) futbolcuları formalarını parçalayıp "ya premier lige'e bakıyorum utanıyorum bizim hakemlerden ya utanıyorum" diyor o zaman Premier Lig tarihinin en çok maç yöneten hakemlerinden olan Mike Riley'nin hem de bizim futbolcuların PlayStation'da bile oynayamayacakları Liverpool - Chelsea maçını yönetirken yaptığı hatayı göstereceğim. Gerçi artık buna hata mı başka şey mi denir siz karar verin :


mike riley from her boku bilen adam on Vimeo.

Chelsea'li Bosingwa, Liverpool'lu Benayoun'a herkesin net şekilde gördüğü üzere tekmeyi geçiriyor. Bunu herkes gibi Mike Riley'nin yardımcısı da görüp Riley'i uyarıyor. Ama Riley ne faul veriyor ne kart gösteriyor. Hem de maç Liverpool'un sahası Anfield'da, hem de dakika 90, hem de Liverpool zaten 1-0 önde.


Öncelikle şunu hemen belirteyim ki bu yukarıdaki kendine taraftar diyen denyoların tamamından fazla maç izlemişimdir. O denyoların sadece iddaa bültenlerinde gördükleri takımların maçlarını da yıllardır takip ediyorumdur muhtemelen ve onların hayal bile edemeyecekleri, ki zaten bunun hayalini kurduklarını sanmıyorum, bir SPOR bilgisine sahibim.

"Ben Premier Lig izliyorum utanıyorum bizim hakemlerden" diyen futbolcularımızın da sadece maç özetlerini, hatta sadece maçların gollerini izlediklerinden de ayrıca eminim. Neden diyecek olursanız. Her hafta Avrupa'nın önemli liglerinden en az 3-4 maç izlerim ve size açık açık söylüyorum ki Avrupa'nın değil belki de tüm dünyanın en kötü hakemleri İngiltere ve İspanya'da. 

Abarttığımı düşünenler olacaktır ama Mike Riley, Premier Lig'in en önemli hakemlerindendi ki yukarıdaki pozisyon gibi onlarca pozisyon sayarım size.

Sırf bu hafta Liverpool - Everton derbisinde Everton'lı Pienaar'ın Macherano'ya yaptığı hareketi, Blackburn'lü Samba'nın nasıl oyundan atıldığını, Bolton'un verilmeyen golünü ve maçın nasıl 0-0 bittiğini söyleyebilirim en yakın örnek olarak.

İspanya'ya dönelim. Yine en yakın örnek bu hafta oynanan Barcelona - Getafe maçını izleyenler ne demek istediğini anlayacaktır. Adeta Barcelona'nın yenilmesi için elinden geleni yapan ve 2 kırmızı kart, 1 penaltı veren hakemin ardından Guardiola'nın maç sonu açıklaması şu :

"Hakemler hakkında konuşmak sadece zaman kaybıdır. Geçtiğimiz yıl kazandığımız 6 kupayı bu hakemler görev yaparken kazandık. Beni sahada 10,9 veya 8 oyuncumuzun kalması ya da aleyhimizde 3 penaltı verilmesi ilgilendirmiyor. O zaman 4 gol atmamız gerekir."

Hadi beni geçin Nihat Kahveci geçen Lig Tv'ye "Bizim hakemler İspanya'dakilerden iyi" dedi. 

Fazla uzattım yine biliyorum ve yine biliyorum ki bizim ülkemizdeki hakemler çok üst düzey hakemler değil  hatta bildiğin kötü hakem çoğu ama kendilerine emsal gösterilenleri de görüyoruz işte.

Sen yönetici olarak hakemler hakkında her hafta atıp tut, sen futbolcu olarak her pozisyon kendini yere at, hakeme itiraz et, rakibine tekme sallayıp bir de gördüğün karta itiraz et, sen taraftar olarak kendi oyuncunun çirkefliklerini göre göre hakemlere küfürü eksik etme sonra da "bizdeki hakemler çok kötü"

Ne güzel...

Ayrıca el insaf. Hangi katilin arkasından şu nefreti duyuyor bu ülkenin insanları soruyorum ? 

Mehmet Ali Ağca'ların peşinden koşarken, Ogün Samast'ları hapislerde semirtir, evlendirirken, bu insanlara tepki gösterenleri de adam yerine koymaz "anarşik, vatan haini" ilan ederken; hadi hepsini geçtim yanındaki kıza bakış attı diye adam bıçaklarken, bir hakemi iki yanlış düdük çaldı diye anasına, bacısına hatta karısına sövmeyi nasıl içine sindirebiliyor bu millet.

"Nerden nereye bağladın be HBBA"

Ne bileyim bağladım işte.

Fenerlileri döven Fatih Akyel'e yumruk şov yaptırırken, "Azrail'in biziz Götoğlanı Fener" diyen Tümer'in formasını alırken, her Fener maçı olay olan Emre Belözoğlu'nu kaptan yaparken biz Fenerliler harikayız da iki yanlış düdük çaldı diye Koray Gençerler mi ...

Neyse anladınız işte.

Bu arada yineliyorum ki bu işin Fener'i, Galatasaray'ı yok hepsi aynı. Bizde sporsever yok. Bizde linç var, dayak var, küfür var, şiddet var. Bunun taraftarı da aynı, yöneticisi de futbolcusu da medyası da..

Zaten o yüzden hala Can Bartu'dan Metin Oktay'dan bahsedip duruyoruz.

Zaten biz Spor'un ne olduğunu bilseydik 3 gündür Koray Gençerler'i değil 3 gün sonra Vancouver'da ne olacağını konuşuyor olurduk.

* Ne uzun yazı olmuş gene. Kısa tutacam diyorum uzadıkça uzuyor. Uzun bir süre daha futbol yazmam artık.
** Guardiola'nın açıklaması Flying Dutchman 'den alınmıştır.Onun için  bu linke tıklayabilirsiniz.
*** ultrAslanlı gençlere karşı haddimi aştığım iki yazı için de buna ve buna tıklayabilirsiniz ama sakın yorum falan yazmayın zira dövebilirler beni korkuyorum.

Devics - Red Morning

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 20:51

8


Haftanın Şarkısı'nda bu hafta Devics'den "Red Morning" var.

Bir grup düşünün ki bir albümdeki tüm şarkıları neredeyse aynı güzellikte olsun. Hiç bir şarkıyı diğer şarkıdan ayırmak mümkün olmasın. Tamam şimdi "Queen, Pink Floyd vs." sayarsınız ama 2000'lerde öyle bir albümünün tüm şarkıları aynı tatta müzik yapan grup var mı ?

Bence çok yok.

İşte Devics de o albümü rahatça listenize atıp içinden hiç şarkı seçmeye gerek bırakmayan gruplardan biri. Atın listeye hiç kalkmayın ikide bir şarkı değiştirmek için. İçiniz rahat olsun.

Devics'in kliplerinin de şarkıları kadar başarılı olduğunun da altını çizeyim.




Streams of streets that seem to change you
But you know they'll always find you
No one ever really knows you
In light of the heart
That beats over your head

Until you listen to it
Until you run right to it
There's no right way to do it
It's the light of the heart
That beats over your head

Turn up the stereo
I can't hear when you talk so loud
I wanna go where ever it goes
I wanna be there in the red, red, red morning
I wanna be there in the red, red morning

You've found places to stimulate you
But you know they'll never change you
You could run forever
And find that the heart
Still beats over your head

Turn up the stereo
I can't hear when you talk so loud
I wanna go where ever it goes
I wanna be there in the red, red, red, morning

Grubun resmi sitesi için bu linke, myspace sayfaları için de bu linke tıklayabilirsiniz.

100 - Noviembre

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 22:58

23

"Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi" adı altında bir seriye başlayacağımı duyurmamın üzerinden 1 ayı aşkın bir süre geçti. Planım 2010'a girer girmez bu seriye başlamaktı. Ama araya başka şeyler girdi; listede yeni düzenlemelere gittim (Türk filmlerini çıkarmak gibi) , bu arada henüz izlemediğim bazı filmleri izledim ki listeye kafadan girenler de oldu o  filmlerin arasından.

Ve sonuç olarak 1990 - 2010 tarihleri arasında çekilmiş en iyi 100 film listem şekillendi ve yazı dizisine de başlamak için bir engel kalmadı. Daha önce de belirttiğim gibi 100 filmi size liste halinde sunmak yerine her film için ayrı bir yazı, ayrı bir inceleme olacak bu listede.

Çok da araştırmadım ama bloglarda yapılmış en uzun ve en kapsamlı yazı dizisi olabilir bu.

Efendim "listede niye Türk filmi yok" diyenler olacaktır. Daha önce açıkladım yine söyleyeyim. Türk Filmleri için ayrı bir yazı dizisi daha olacak ki zaten "90'ların En İyi Türk Filmleri" serisi ile başlamıştım ona da.

Bu seriye dönecek olursak ufak bi kaç bilgi de vereyim. Her filmin yazısında filmin afişi, fragmanı, filmin önemli sahnelerinden biri, filmin en güzel şarkısı gibi bölümler yer alacak. Bunlar daha sonra kendimden ve okuyuculardan gelen tepkiler doğrultusunda eksilebilir ya da çoğalabilir bakalım.

Sözü daha fazla uzatmadan hemen serinin 100. sırasındaki filmden başlayalım.

Filmimiz 2003 tarihli bir İspanyol filmi olan NOVIEMBRE yani Türkçe adı ile KASIM



Fragmana bakıp da filmi, simgelerle doldurulmuş, entel kabızlıkta bir film sanmayın sakın. Film gayet yerinde göndermelerle dolu, ne anlatmak istediğini ve nasıl anlatmak istediğini gayet bilen çok sağlam bir duruşa sahip bir yapım.

Bu uyarıyı yapmamın nedeni de özellikle bizim sinemamızda kullanılmaya çalışılan üslup nedeni ile insanların gözünde "sanat filmi" denen kavramın ucuz materyallerle doldurulmuş en kaba tabirle "özenti" filmlere dönüşmesi.

Noviembre yukarıda da dediğim gibi bunu yapmıyor.

Filmin anlatmak istediği şey yönetmen Achero Manas başta olmak üzere tüm ekibi tarafından tamamen sindirilmiş ve bunu yansıtmaları da o derecede başarılı. Dolayısıyla sindirilen bu düşünce, izleyiciye bizdeki entel kaygılar gibi değil; gayet yerinde bir dille aktarılıyor. Bunda büyük paylardan biri de filmin yer yer belgesel türünden de beslenen yapısı.

Hikaye Alfredo adında genç bir kasabalının yanına kendi yaptığı kuklasını alıp bisikletiyle büyük şehre (Madrid) gidip tiyatro okumak için konservatuara girmesi ile başlıyor.  Alfredo okula girdikten sonra da başta Sanat'ı Sanat'tan çok bürokrasi içindeki memur zihniyeti ile algılayan hocalarından, kariyer ve ekonomik kaygılar içindeki arkadaşlarından rahatsızlık duymaya başlıyor.

Filmin bana göre en önemli sahnelerinden birinde de bu bakış açısı, Alfredo ve Hocası arasındaki bir diyaloğa yansıyor. Ayrıca filmin belgesel türünden de öğeler barındıran anlatımına da aşağıdaki sahnede rastlamak mümkün.



Filmin adı olan Kasım yani Noviembre, Alfredo'nun tiyatroya ve sanata kendisi gibi bakan arkadaşlarıyla kurduğu  ekibin adı.

Alfredo'nun önderliğindeki Noviembre ekibi, yüzyıllardır tartışılan "Sanat, sanat için midir yoksa halk için mi?" sorusuna "Sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır." diyerek cevap veriyor.

Peki ne oluyor verdikleri bu cevap karşısında ?


Filmlerle ilgili yazarken bizde EkşiSözlük sayesinde hayatımıza giren "Spoiler" tabirine uyan sularda yüzmemek istiyorum. Dolayısıyla filmde bu cevabın nasıl hayat bulduğuna çok da girmeyeceğim.

Ama yüzeysel olarak bahsetmek gerekirse Alfredo'nun yukarıdaki sahnede de göreceğiniz üzere "Dünyayı Değiştirmek" gibi bir amacı var. Bunu yaparken de içinde geleceği barındırdığına inandığı sanatını yani tiyatro'yu kullanıyor. Ama gelin görün ki "Dünyayı Değiştirmek" denen kavram sadece "Kendi dünyanı değiştirirsen dünya da değişir" mottosuna cuk olarak oturan bir kavram değil.

İstediğiniz kadar değişime kendinizden ve çevrenizden başlasanız da bu değişim başarıya ulaştığı ve büyüdüğü zaman mutlaka dünyanın değişmek istemeyen diğer tarafları tarafından bi şekilde önünüze setler çekiliyor. O setler çekildiği zaman da "tamam bu çizgiye kadar değiştirdim, bu alan bana yeter" diyemiyor idealist insanlar. "İdealist" insanlardan kastım da körü körüne bi şeylere bağlı olanlar değil yanlış anlaşılmasın. Değişimin idealistleridir kastım.

İşte o çizgiden dönülmeyip, o çizgiler de aşılmaya çalışıldığı zaman dünya bunu bi şekilde reddediyor. Aslında dünya dünya diye eleştirdiğimiz de gezegen değil. İnsanlar burda kastım olan. Değişime açık olmayan, yabancıyı, yeniyi kabul etmek istemeyen insanlar. Asıl olması gerekeni reddedip, zevksizliklere, basitliklere, kötüye "kime göre neye göre, zevkler ve renkler vb." kulplarını takan insanlar.

İşte Alfredo ve Noviembre ekibi de bu klişelerin tamamına ismini veren başta Bürokrasi olmak üzere pek çok SET'e takılıyor.


Filmin içinde geçen şu replik de durumu gayet iyi özetliyor  :

"Dünyayı değiştirmek istemiştik. Ama perişanca yenildik. Şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum."


Noviembre, başta sinema ve tiyatro olmak üzere sanatın tüm dalları, insanoğlu ve toplum üzerine çok önemli bir film. Özellikle "sanatçı ve sanat" nasıl, ne için, ne biçimde olmalı sorularına çok yerinde bir bakış açısı getiriyor. Son 20 yılın değil belki de tüm zamanların en önemli filmlerinden biri. Hatta bu filmi 100. sıradan listeye soktuğum için eleştirebilirsiniz bile beni.

Hala keşfetmediyseniz bu yazı size vesile olsun.

Filmle ilgili başka bir yazı için bu linke, filmin IMDB sayfası için de bu linke tıklayabilirsiniz.

Unutmadan, filmin bana göre en güzel şarkısı olan "Los Delinquentes" grubunun "Nube De Pegatina" şarkısını dinlemek için de alttaki aparata tıklayabilirsiniz.



Dünyanın En Güzel Şarkısı ve Klibi

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 03:34

19


"Dünyanın En Güzel / İyi ...." cümlesi ile abartıyoruz her şeyleri bu sanal alemin rutinleşen paylaşımlarında. Her videoya her şarkıya "yok böyle bi şey, bunu izleyin valla manyak..." gibi kalıp cümleler kuruyoruz mütemadiyen.

Tüm bu hengamenin içinde bir gün biri çıkıp dese "Sence dünyanın en güzel şarkıları hangileri" diye, önce biraz düşünürüm; haksızlık olmasın dinlediğim onca şarkıya diye.

Ama bir şarkıyı hemen kenara yazarım. Ondan sonra başlarım diğerlerini düşünmeye.

The Cranberries'den Animal Instinct olur o şarkı. Dolores'in tanımlamakta zorlandığım o eşsiz sesinin en yakıştığı şarkıdır Animal Instinct.

Aynı kişi hiç işi yokmuş gibi çıkıp bu sefer de "Sence dünyanın en güzel klibleri hangileri" diye sorsa; o zaman hiç düşünmem işte. Cümle bitmeden "Animal Instinct" derim.

Çünkü bu şarkıyı eşsizleştiren sadece Dolores'in yorumu, muhteşem sözleri, Cranberries'i Cranberries yapan (züppe vj dili ile) "inanılmaz soundu" değildir sadece. Şarkının kısa film tadındaki klibi bana göre tüm zamanların en iyi klibidir ve böyle muhteşem bir şarkıya ancak böyle muhteşem bir boyut katabilir bir klip.


Suddenly something has happened to me
As I was having my cup of tea
Suddenly I was feeling depressed
I was utterly and totally stressed
Do you know you made me cry
Do you know you made me die

And the thing that gets to me
Is you'll never really see
And the thing that freaks me out
Is I'll always be in doubt
It is a lovely thing that we have
It is a lovely thing that we
It is a lovely thing, the animal
The animal instinct

So take my hands and come with me
We will change reality
So take my hands and we will pray
They won't take you away
They will never make me cry, no
They will never make me die

And the thing that gets to me
Is you'll never really see
And the thing that freaks me out
Is I'll always be in doubt

The animal, the animal, the animal instinct in me
It's the animal, the animal, the animal instinct in me
It's the animal, it's the animal, it's the animal instinct in me
* Bu arada The Cranberries'den yeniden birleşmesinin ardından bir başka güzel haber daha geldi. O da 22-23 Temmuz'da İstanbul ve İzmir'de iki konser verecek olmaları.Sizi bilmem ama ikisinden birinde mutlaka orada olacağım.