Stillness of the Mind

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 20:10

8

Yakın takipçiler bilir ki bu blogu açmamdaki en büyük etkenlerden biri filmler üzerine yazılar yazma isteği idi.

Film yazıları ağırlıkta olacak ama blogun adına uygun biçimde diğer konuları da ihmal etmeyecektim. Gelin görün ki zaman içinde blog neredeyse tamamen "diğer" konular üzerine dönmeye; sinema yazıları ise azınlıkta kalmaya başladı.

Sonra bunun önüne bir nebze de olsa geçmek için "Son 20 yılın En İyi 100 Filmi" serisini oluşturma fikri düştü aklıma. Hem düzenli olarak film yazıları yazabilecek hem de blog dünyasındaki en kapsamlı yazı dizilerinden birine imza atmış olacaktım. Listeyi hazırladım, yazıları yazmaya başladım ama araya başka şeyler girdi ve seri daha başında sekteye uğradı. Şimdi o şeylerin ne olduğunun detayına girmeyeyim ama bu seriyi gerekirse adını değiştirip "Son 21 Yılın En İyi Filmleri" yaparak da olsa bir şekilde tamamlayacağım ama şu ara değil.

Bu zaman zarfı içinde ise listeye girip çıkanlar oldu. Hatta üst sıralara bodoslama giren filmler de oldu.

Bunlardan biri de "A Single Man "



Şimdi film hakkında çok detaylı bir yazı yazmak istemiyorum çünkü gerçekten o serinin içinde uzun uzun bahsetmek istiyorum bu filmden. 

Ama yine de bu muhteşem filme "haftanın şarkısı" kisvesi altında da olsa değinmek istedim.

A Single Man, Tom Ford'un beni çok şaşırtan harika yönetmenliği; anlatmaya kelimelerimin yetmeyeceği görselliği; hayatının performansıyla Colin Firth'ün muhteşem oyunculuğu; ona eşlik eden ve aşık,çaresiz bir kadının zerafetle birleşimini yansıtan Julian Moore'un harika performansı ile mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Ama bu filmin kusursuz bileşimlerinden en önemlilerinden biri de filmin müzikleri.
Özellikle her ne kadar sözleri olmasa da "haftanın şarkısı" olarak seçtiğim ve albümün tamamında imzası bulunan Polonyalı müzsiyen Abel Korzeniowski'nin "Stillness of the Mind"ı başta olmak üzere harika parçalardan oluşan bir soundtrack albümüne sahip film.

Sadece bu parça değil tüm soundtrack albümünü dinlemenizi tavsiye ederim. Abel Korzeniowski'nin yanı sıra "In the Mood For Love"ın eşsiz müziklerine imza atmış Shigeru Umebayashi'nin de filmin müziklerinde imzası var.

Hikayesi, karakterleri, oyuncuları, görselliği, müzikleri ile hatta sadece açılış ve final sahneleriyle bile izlenmeyi hak eden tablo gibi bir film A Single Man.

Stillness of the Mind - Abel Korzeniowski 


* Abel Korzeniowski'nin web sitesi için buna tıklayabilirsiniz.

6 Yıldır Alkışlarla Yaşıyoruz

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 19:12

19

Bugün 25 Ağustos 2010.

AlkışlarlaYaşıyorum'un 6.yaş günü.

Açıldığı günden itibaren kısa sürede kendi dilini yaratan ve bir fenomene dönüşen; sadece nostaljik içerikleri ile değil videoları, nev-i şahsına münhasır kullanıcıları ve kullanıcı yorumları, yazıları, başka yerlerde bulunması çok zor olan bin çeşit içeriğiyle hayatımızda önemli yer edinmiş; hepsinden öte bir Zeki Müren hayranı olarak ismiyle bile tarafımdan alkışı hak eden bir site Alkışlarla Yaşıyorum.

Ben de gündelilk hayatta bile artık ağzımıza pelesenk olan pek çok espriyi hayatımıza sokan bu site için 6.yılı anısına bir inceleme yazısı yazmak istedim.

Aslında tam bir yazı da değil bu. Sadece kişisel olarak en beğendiğim Alkışlarla Yaşıyorum videolarını kısa yazılar eşliğinde paylaşmak istiyorum.

10 video koyacaktım bu yazıya ama inanın kıyamadım ve sayı 15'e çıktı.

İşte bana göre Alkışlarla Yaşıyorum'un gelmiş geçmiş en iyi 15 videosu :

15 - Beyaz Güvercinler ve Manyak Sunucu

Efendim öncelikle içinde bulunduğumuz kutsal Ramazan ayı itibari ile sizleri uyarmak istiyorum. Zira izleyeceğiniz videoyu eğer oruç tutuyorsanız sakın izlemeyin. Çünkü videoyu izledikten sonra "Ortodoks mezhebine geçmek, Vatikan'a yerleşme kararı almak, bir şişe viskiyi kafanıza dikmek" gibi durumlarla karşı karşıya kalabilir; ayılığınızda kendinizi çok ama çok pişman hissedebilirsiniz. Dilerseniz önce iftarı bekleyip öyle izleyin bu videoyu.

Oruç tutmayan arkadaşlar haydi gelin bepberaber bipbirlikte izleyelim bu videoyu :



14 - Geleceğin Nihat Doğan'ı

Benim için çok ama çok önemli videolardan biri bu. Zira bu videoyu keşfettiğim dönemde günde minimum 15 kez izler içinde bulunduğum tüm sıkıntıları bir kenara bırakır hayata bambaşka gözlerle bakmayı başarabilmiştim. Şimdi bu yazı için tekrar izlediğimdeyse bunda en ufak bir değişme olmadı sevgili okuyucular.

Efendim arkadaşımız kanı kaynayan bir ergen. Bu ergen kardeşimiz "ne yapayım da şu içimdeki ergen enerjisini atayım" diye düşündüğü bir gün aklına webcam karşısında playback yapma fikri geliyor ve olaylar gelişiyor.

Özellikle kafa haraketlerine ve "tutsaaak bu gööööönüüüll saaanaaaa tutsaaaakk" esnasındaki desibel yükselişine dikkat :



13 - Çin İşkencesi  (+18 Zihinsel Gelişimi Zedeler)

Bu video öncesi her ne kadar tanıtım yazısında bir uyarı olsa da ben yine de ekstra bir uyarıda bulunmayı bir zorunluluk olarak görüyorum efendim. Özellikle 15 numaradaki Beyaz Güvercinler ve Manyak Sunucu  videosunu sağsalim atlatabilen arkadaşlar ikinci bir şokla karşı karşıya kalabilir ve bu seferki hasar sadece dinden çıkmakla kalmayabilir.

6 dakika 10 saniye boyunca bu şarkıyı son seste dinler sanatçı arkadaşlarımızı gözünüzü kırpmadan izlerseniz siz bu hayatta her türlü zorluğu atlatabilirsiniz.



Şahsen ben bunu atlatmıştım ama bir üst leveli 13 dakikalık şu versiyonunu izledikten sonra bir süre yemeğimi kamışla vermek zorunda kaldılar bana


12 - Sivaslı Teyze ve Arkadaşı Güldane Hanım

Efendim Sivas'ın yerel televizyonu TV 58 Sivas sokaklarına çıkar ve halkımızın telefon faturalarının yüksekliğinden şikayetçi olup olmadığı hakkında röportajlar yapmaya başlar. Derken "Sivaslı bir teyze nasıl olur?" sorusunun tam karşılığı olan bir teyzemize rastlarlar.

Teyzemiz sorulan soruyu bir muhabir değil de sanki torunu sormuş gibi cevaplarken mahalleden arkadaşı Güldane Hanım'a rastlar.

İşte bir "hingel", bir "sübra" tadındaki röportaj :



"Bahalı"


11 - Sıradışı Dans Figürleri & Çatla Patla 


Daha önce bu video ile ilgili bir yazı yazmıştım. 

Defalarca izlenmesi; her izleyişte "Sarılı, Rooney, Adidaslı, Muhammet Ağbi.." gibi her karaktere ayrı ayrı odaklanılması gereken bir video. 

Bir fenomen...

Dıdıdıdıdıdıddıdıdıdıdıdııd diiiiiiiiiii ceeeeeeeeeeeeey!!!!!!!!
Hadi Muhammet Ağbi hadi ayıp sana yaaa!!!



10 - Ütü Masası ve Döşek Dekorlu Karizmatik Fotoğraf Çekimi

Ergen olmak zor iş efendim.

Hele internet çağında ergen olmak çok daha zor iş.

En zoru ise menopozlu bir anneye sahip bir ergen olmak.

"Salak yemin ederim gerizekalı bu çocuk"




9 - Bülent Başgaaaaaaaaaaaan!!!

-30 derece..

Sivasspor Trabzonspor'u yenip şampiyonluk yarışında önemli bir engeli daha aşmış.

Maç sonu Bülent Uygun ile röportaj yapılıyor.

Derken devreye fanatik yiğidolar giriyor :



"Omuğaaaa goduuuuk Bülent Başgaaaaaaaaaaan!!!"


8 - Kendilerineeee Bağlaaaadılaaaar!!!

Devlet Bahçeli ve video diyince herkesin aklına şu meşhur "40 Yapar" gelir ama benim için 1 numara bu videodur efendim.

Devlet Bahçeli kalabalığa konuşmasını yaptığı esnada o kadar insanın içinden hem de mikrofonsuz sesini duyuran ağbimizin yaptığı ortaya muhteşem bir bitiricilikle yanıt verir Devlet Başgan ama ağbimiz cevabı hiç kaale almadan haykırmaya devam eder :

Kendilerineeeee bağlaaaaadılaaaarrr!!!



7 - Beyin Bedava

Ben hayatımda böyle bir özgüven görmedim efendim.

O muhteşem açıklaması bir yana muhabire sanki 764. söportajını vermişçesine teşekkür ederek uzaklaşması yoku mu işte o benim bittiğim noktadır.

ÖSS sonrası sınav birincilerinin yaptıkları "sistemli çalıştım, düzenli beslendim, dersaneme borçluyum" gibi açıklamaları tarihe karıştıran beyanat:

Beyin bedava!!!



6 - Zileli Deli Cemal

Bu videoyu izlerken Cemal'in muhabir kızdan çok daha akıllı olduğunu düşünüyorum. Daha fazla toplumsal mesaj vermeden Cemal'e kulak verelim.

Saatin kaç ? Benimki Casio !!!



5 - Ne Dediği Anlaşılmayan Adam

Hayatımda bir futbol programında dinlediğim en harika yorum. Orduspor üzerinden sadece Türk futbolunun değil ülkemizdeki pek çok soruna parmak basan muhteşem bir analiz.



Anlayamayanlar için :

Herkes eğinin önüne koyacaklar burda en azından üjgelebedasurte eburge uşbeveş buniazmak zorla gızlınlkla evapicaklar...

4 - Ne Zaman Didim Hacı

Öğretmen ödevlerini yapmayan öğrencileri sorguya çeker. Olağan şüphelilerden Hacı ödevi arkadaşlarına haber vermemekle suçlanmakta; Memmet, 28 Numara ve Kırmızılı ise tamamen masum olduklarını ve tüm suçun Hacı'ya ait olduğunu ; zaten Hacı'nın sicilinin de aslında pek temiz olmadığını iddia etmektedirler.



Kişisel kanaatim; özellikle Memmet'in serzenişlerindeki gerçekliğe bakarsak bu olayın 1 numaralı zanlısı Hacı'dır. Memmet ve diğerleri gerçekten masumdur. Zaten Hacı kişeliyen bir yapıya sahiptir.

3 -Kardeş Ne Diyorsun Sen?

Milattan önce 6.yüzyılda Çin'de yaşamış ünlü düşünür Konfüçyüs der ki : Herkesin hayatına kimse garışamaz. Ben bu şekıl geyinirim bu bayan şu şekıl bu şekıl...

İşte Konfüçyüs'den yüzlerce yıl sonra bir başka düşünürün bu konu hakkındaki muhteşem açıklaması:



2 - Okuyom Ben Yaaa!!!

Bir apartman düşünün adı Aykut.

Ve o apartmanda Türk polisinin şimdiye kadar görmediği kadar naif  insanlar yaşıyor.

Özel Harekat Timleri balyozla kapıyı kırmak üzere oldukları halde hiç bir şey duymayan, polisleri görmeyen, kendi hastalığıyla uğraşan ve karşısında kar maskeli ekibi görünce "Sen yetkili bir ağbiye benziyon" diyecek kadar güzel insanlar onlar.

Hatta öyle kötü işlerle alakası olmadığını ispat etmek için eline karnesini alıp "Okuyom ben ya!!!" diyecek, o da yetmeyince gidip okul üniformasıyla imajını tamamlayacak kadar masum insanlar.




Burdan, 1 Mayıslarda, YÖK protestolarında polisten dayak yiyen tüm arkadaşlara şu kardeşimizi örnek almalarını ve "Kahrooolsunnn Ameeeeriikan Emperyaaalizmi, Eğitim Hakkııımız Söökee Söökee Alırız" gibi artık yavanlaşan sloganlar yerine topluca "Okuyom ben yaaaa" diye bağırmalarını tavsiye ediyorum


1 - Artis Ne Arar Lan Bazarda

Bence sadece AlkışlarlaYaşıyorum'un değil tüm internet dünyasının gelmiş geçmiş en komik en absürt en her ne varsa işte osu bu videodur efendim.

Üzerine yapılan geyikler artık baysa da, iki lafımızdan biri "artis mi ne artisi" olsa da bu video eskimez.

Zaten ne tıkırtııı vaaar ne sıkırtııı var efendim..




İşte bana göre AlkışlarlaYaşıyorum'un en iyi 15 videosu bunlar.

Biraz uzun oldu yazı ama eğlenceli bir yazı olduğu kanaatindeyim.

Son söz olarak başta Mesut Bahtiyar olmak üzere, Varmicaycen, Hoanes, Vogueman ve tüm AlkışlarlaYaşıyorum ekibine böyle bir site kurdukları ve interneti çekilir kılan bir kaç siteden birine imza attıkları için teşekkür borç biliyorum.

Bu arada içeriklerimiz yayınlanmıyor yönetim istifa!!!

Ha bi de site çok bozuldu...

Şaka len şaka alkışlarla yaşatıyorum sizi. Nice senelere.

Khoda

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 20:16

3




"Bir film düşünün herhangi bir anında pause tuşuna bastığınızda karşınıza bir tablo çıksın"

Khoda'nın yaratıcısı Reza Dolatabadi bu fikirle yola çıkıp pek çok kişinin imkansız olarak gördüğü 5 dakikalık bu filmi 6000'den fazla tablo ile 2 yılda tamamlamış.

"İşin gücün yok mu oğlum" diyenler için geliyor :

Khoda



* Reza Dolatabadi'nin web sitesi için buna tıklayabilirsiniz

Oh ZAZ!

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 19:32

12

"Bazen şöyle olur da hani böyle olur da öyle hissedersin ya...


Hani bazen bir yere gidersin de gözünü kapayıp da düşünürsün ya "ah keşke" diye..


Gün gelir bir arkadaşın sana şöyle der de içinden bir şeyler geçer ya..


Ara sıra aklına bir şey gelir de........."

Öff...

Valla bırakalım bu girişleri, düşünmeyi, uzun cümleler kurmayı, sorgulamaları. Zaten ne yazsak da ne söylesek de kimse tam olarak anlayamıyor işte. Herkes istediği tarafa çekip iyice kafayı yediriyor bize.

"Hay sıçayım her şeye" diyip takılalım bir şarkıya; saatlerce aynı şarkıyı dinleyelim işte ya.

Valla boşverin.

Alın dinleyin şu şarkıyı, izleyin videosunu defalarca ard arda.

Oh!




ZAZ - Je Veux

Donnez moi une suite au Ritz, je n'en veux pas !

Des bijoux de chez Chanel, je n'en veux pas !
Donnez moi une limousine, j'en ferais quoi ? papalapapapala
Offrez moi du personnel, j'en ferais quoi ?
Un manoir a Neufchatel, ce n'est pas pour moi.
Offrez moi la Tour Eiffel, j'en ferais quoi ? papalapapapala

Je Veux d'l'amour, d'la joie, de la bonne humeur,
Ce n'est pas votre argent qui f'ra mon bonheur,
Moi j'veux crever la main sur le coeur papalapapapala
Allons ensemble découvrir ma liberté, oubliez donc tous vos clichés,
Bienvenue dans ma réalité !

J'en ai marre de vos bonnes manières, c'est trop pour moi !
Moi je mange avec les mains et j'suis comme ça !
J'parle fort et je suis Franche, excusez moi !
Finie l'hypocrisie moi j'me casse de là !
J'en ai marre des langues de bois !
Regardez moi, toute manière j'vous en veux pas et j'suis comme çaaaaaaa (j'suis comme çaaa) papalapapapala

Je Veux d'l'amour, d'la joie, de la bonne humeur,
Ce n'est pas votre argent qui f'ra mon bonheur,
Moi j'veux crever la main sur le coeur papalapapapala
Allons ensemble découvrir ma liberté, oubliez donc tous vos clichés,
Bienvenue dans ma réalité !
 * ZAZ'ın myspace sayfası için tıklayın.

Shakespeare Okumamış Beyin Cerrahları

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 01:32

26

Yine "Bu ülkede" diye başlayan bir yazıyla daha sizlerleyim sevgili HBBA okuyucuları.

Efendim bu ülkede (bakın yalan yok bende) fikirlerinizi açık açık dile getiriyorsanız; bir kere başınızın belaya girmesi riskinden önce anlatmak istediğinizi anlatamama sorunuyla karşı karşıyasınız demektir. Bundan kastım sizin yetersiz olmanız değil; tam aksine sizin yeterli olmanızın yetmemesi sorunsalıdır.

Hatta keşke siz yetersiz olsanız da, yeterince kelimeniz olmasa da; iki cümleyi bir araya getiremeyip saçmalasanız da derdinizi anlatamasanız ve canınız da o kadar yanmasa.

Zaten asıl can yakan siz anlatmak istediğiniz düşünceyi en açık şekilde ifade edip de karşıdakinin sizi sadece tek bir noktadan bakıp öyle algılaması ve sizin anlattığınız şeyi değil anlamak istediği şeyi anlamasıdır en basit ifade ile.

Siz bütününde siyahı anlattığınız bir düşüncenizde beyazdan, yeşilden, kırmızıdan her renkten bahsedebilirsiniz. Hatta siyahın adı bile geçmez belki onu ifade ederken ama bütününde varmak istediğinz yer siyahtır. Ama karşıdaki muhattap olduğunuz kişi; sadece beyazı, sadece yeşili, sadece kırmızıyı idrak edebilen bir zatsa; sizin anlattığınız şey de sadece onun görmek istediği renk olur.

Bu durum da insanı içten içe bitirir.

Ve malesef bizler de sadece belli renkleri algılayabilen insanların çoğunlukta, hatta ezici çoğunlukta, olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

İşte bu yüzden de bizler mutlu insanlar olamıyoruz. Çünkü biz anlamıyoruz birbirimizi. Çünkü bizim birbirimizi anlamamız için öncelikle bir şeyleri anlamayı anlamamız gerek.

Biz her şeyde ezbere yaşıyoruz hayatı.

Vatanı da ezbere seviyoruz, sevgilimizi de annemizi babamızı da. O yüzden itiraz etmiyoruz çoğu şeye çünkü; neye itiraz edip neyi destekleyeceğimizi bilmiyoruz ki. Ettiğimiz itirazlar da ezbere itirazlar oluyor zaten tıpkı itiraz etmediklerimiz gibi.

Çünkü biz okumuyoruz.

Bize göre "okumak" kelimesi "diploma" demek çünkü.

İşte bu yüzden hayatında kitap okumamış üniversite mezunlarıyla dolduruyoruz tüm ülkeyi. Hani o daha önce bahsettiğim "okuyan cahiller" ile.

Biz okul okuyup kitap okumayan bir nesiliz. 

Bu yüzden de dünyanın en basit sorunlarına sahip insanlar olarak çözemiyoruz hiç bir sorunumuzu. Çünkü dinlemiyoruz, dinlesek bile anlamıyoruz, anlamayınca da kavga ediyoruz. Bunun adına da "dış mihraklar, Amerika oyunları, dincilerin işi, ailesi sorunlu, kişilik problemi var, beni anlamıyor, federasyon istifa, hakem taraf tuttu vs. vs." diyip çıkıveriyoruz her işin içinden. Yani hangi renge sahipsek diğer rengi suçluyoruz ortadaki sorun için.

Böylece ortaya kapkara bir sonuç çıkıyor.

Göremiyoruz ki asıl sorun biziz.

Her ayrılıktan sonra sölediğimiz o "Sorun sende değil bende" yalanı aslında gerçeğin ta kendisi.

Biz okumuyoruz. Biz okursak da sadece yeşili sadece beyazı sadece kırmıyı okuyoruz. Önümüze konan siyahtan da o yeşilleri beyazları görüyoruz sadece.

Bizim bu kapalı algılarımızla ilgili Kafa Dengi programında Murat Menteş'in bir kaç sözüne rastladım. Sırrı Süreyya Önder ve Onur Ünlü'nün de katkıda bulunduğu bir kaç söz;



"Shakespeare'i okumamış bir beyin cerrahının masasında olmayı istemem; Dostoyevski okumamış bir psikiyatra asla güvenemem ya da Yunus Emre bilmeyen bir matematik öğretmeni bize gerçekte bir şey öğretemez."

İşte tam olarak anlatmaya çalıştığım şey.

İşte tüm sorunlarımızın kaynağı.

Bizim doktorlarımız Shakespeare okumuş olsaydı bugün pek çok sağlık sorununu çözebilirdik.

Bizim polislerimiz Mevlana'yı okuyup anlayabilme yetisine sahip olsalardı karakolda insanlara işkenceler yapılmazdı.

Bizim hakimlerimiz Halil Cibran okusaydı Deniz Gezmiş bugün yaşıyor olurdu.

Bizim sağcılarımız Nazım Hikmet, solcularımız Necip Fazıl okusaydı birbirlerini öldürmezler; en azından tartışmayı becerebilirlerdi.

Bizim ateistlerimiz Kuran-ı Kerim'i, Kemalistlerimiz Said Nursi'yi, muhafazakarlarımız Nutuk'u okumuş olsaydı bugün yaşadığımız bu birbirini anlayamama, kutuplaşma (adına her ne derseniz diyin) denen o şeyi yaşamazdık.

Bizim belediye başkanlarımız Kazancakis'i, Kavafis'i, Yaşar Kemal'i, Fakir Baykurt'u, Proust'u okumuş olsaydı bugün evlerimizi su basmaz, belediye otobüslerinde Yahudi taşıyan Nazi vagonları gibi yolculuk yapmazdık.

Hepsini geçin bizler Zübük'ü okuyup anlayabilseydik bugün başımızda iktidarından muhalefetine, amirinden hademesine Zübükler tarafından yönetiliyor olmaz; bizi ezip de birbirlerine "ben ezmiyorum sen eziyorsun" diye sidik yarışı yapanlara şakşakçılık yapmazdık.

Okusaydık; konuşmayı da susmayı da, kabul etmeyi de itiraz etmeyi de, sevmeyi de ayrılmayı da, ağlamayı da gülmeyi de becerebilirdik hayatın her safhasında.

Beceremedik. Olmadı.

Unut Gitsin!

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 21:44

9


Bugün 17 Ağustos 2010.

Aradan 11 yıl geçmiş. Unuttuk mu 17 Ağustos 1999'u?

"Hayır unutmadık...Hiç unutmayacağız!" derdim ama;

Nereye unutmadık?

Tabi ki unuttuk. Biz neleri unutmadık ki 17 Ağustos'u unutmayalım. Bundan 5-10 yıl sonra hiç hatırlamayacağız hatta.

Ama niye?

Nasıl oldu da sadece kayıtlara geçen ölü sayısının 20.000 olduğu, yüzbinlerce insanı ailesinden, sevdiklerinden, yerinden, yurdundan, evinden, işinden, hayatından eden böyle bir felaketi unutabildik? 

Geçen hafta evdeki eski dergileri bir düzenleyeyim dedim. Mecmua arşivim iyidir. Atmam aldığım hiç bir dergiyi. Ara sıra da düzenlerim. İşte yine bir düzenleme olayına girdiğim esnada 19 Ağustos 2000 tarihli Leman Dergisi'ne rastladım.

Kapağında yıkık bir binanın önünde çökmüş ve kafası çatlamak üzere olan bi adam var ve şunlar yazıyor :
Unut Gitsin!


Nasıl olsa kesin ölüm sayısını, kayıplarını öğrenemeyeceksin!

Halen bir tek sorumlunun dahi yargılanmadığını görmeye devam edeceksin

Aynı dev müteahhit şirketlerin, inşaatçıların yeni deprem konutları onarım, tamirat, konut işleri aldığını görüp sinir olacaksın

Kaybettiğin onca yakınına üzülmekten kanser olmadan ya da kafayı yemeden unut gitsin..

Aklını kaybetme, sağlığını kaybetme, kendini kaybetme, diencini kaybetme, UNUT GİTSİN!

İşte bu yüzden unutmaktan başka çaremiz yoktu.

Gencecik insanlar anne babalarını kaybettikleri yetmiyormuş gibi hayatlarının geri kalanını protez kolla ayakla sürdürmek zorunda kalırken, o göçen evi iki kuruş fazla kazanmak için çürük malzemeyle inşa edenlerin ellerini kollaya kollaya sallaya etrafta gezdikleri gerçeğini farkedince,

Depremde en sevdiklerini kaybedip yine de inandıkları Allah'a isyan etmeyip şükredenler ellerinde "7.4 yetmedi mi?" pankartıyla dolaşan kafaları görünce,

Depremden sonra Yunanistan ve Ermenistan'dan gelen yardımları reddedip, gönderilen kanları ise "milli uyuşmazlık var" diyerek geri çeviren, tüm hastaneler dolmuşken Amerikan Gemi-Hastanesi'ne yaralı verilmesini yasaklayan Osman Durmuş gibi bakanların hala milletvekili olarak seçildiğini içine sindiremedikçe,

"Geçici olarak ikamet edeceksiniz" dendiği halde yıllarca çadırlarda, prefabrik evlerde yaşamak zorunda bırakılıp adam yerine konmadıkça,

Her fırsatta "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" diyenlerin insanlar ağlarken yağmaya koştuklarını gördükçe,

...ve zorlasak daha onlarca-yüzlerce madde sayabileceğimiz can acıtan bir gerçek olarak önümüzde durdukça unuttuk biz.

Bu sefer onlar uyutmadı bizi. Onlar "unutun" demedi, zorlamadı. Biz unutmak istedik.

"Nasıl olsa yenileri gelince bir daha yaşayacağız" diye unutmak istedik.

Unutmazsak çıldıracağız.

En azından şimdilik unutalım da delirmeyelim.

Sen de hala unutmadıysan; unut. Unutalım.

Unut... Unut gitsin!!!

Anlatabildim Mi?

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 01:52

18

Bazı sözler var onlara karşılık cevap bile veremiyorsunuz. Kilitleniyorsunuz. Nutkunuz tutuluyor.

Bazı yerler var; oralara gidemiyorsunuz, ordan geçemiyorsunuz. Yürüyemiyorsunuz. Orda nefes alamıyorsunuz. Bakamıyorsunuz bile oraya.

Bazı filmler var; onları sadece izleyebiliyorsunuz. Her zaman yaptığınız gibi "Ağbi yönetmen manyak ya ne film ama. Şu sahnede ne gönderme yapmış adam" diyemiyorsunuz üzerine. Konuşamıyorsunuz. Yazamıyorsunuz hakkında bir şeyler.

Bazı şarkılar var onları sadece dinlemeniz gerekiyor, cümle kuramıyorsunuz üzerine. Dünyanın en çok konuşan, en çok şey bilen, kelimelere en hakim insanı bile olsanız bulamıyorsunuz ne söyleyeceğinizi.

Bazı anılar var çok iyi hatırlıyorsunuz ama hatırlamıyorsunuz. Çıkaramıyorsunuz oldukları yerden.

Bazı şeyler var; anlatamıyorsunuz.

Bilmem..

Anlatabildim mi?

Yok.

Anlatamadım.

Onu diyorum işte.

Anlatamıyorsunuz.



Sevgili Davide,

Gittiğinden beri Martina hep seni soruyor. Sana hala Simone diyor. Ama en kısa zamanda hikayeni ona anlatacağım. Dün işte ilk kez bir pasta yapmamı istediler benden.

Bil bakalım hangisini yaptım?

Şef aşçı yorum yapmadı. Ama Pazar günü listesine onu da dahil etti. Sanırım bu iyiye alamet. Filippo vardiyasını değiştirmeyi başardı. Piyangodan para kazanmayı başarmış gibi coşkuluydu. Şu an için ondan daha fazlasını isteyemeyeceğimi anladım.

Biliyor musun; Lorenzo'yu düşündüğüm zaman yüzünü unutmaktan sesini hatırlayamamaktan korkuyorum artık.

Ne yapıyordur şu an kim bilir ?

Kime gülümsüyordur?

Bir sözüne, bir bakışına bir hareketine hala ihtiyacım var Davide...

Ama sonra birden hareketlerini hareketlerimde hissediyorum.

Konuştuğum zaman senin gibi konuştuğumu fark ediyorum. Seni terk eden herkes her zaman yanında kendilerinden bir parça bırakıyor mu?

Hafızanın sırrı bu mu?

Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim.

Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim.

Gocce Di Memoria - Giorgia

Sono gocce di memoria
Queste lacrime nuove
Siamo anime in una storia
Incancellabile
Le infinte volte che
Mi verrai a cercare nelle mie stanze vuote
Inestimabile
E’ inafferrabile la tua assenza che mi appartiene
Siamo indivisibili
Siamo uguali e fragili
E siamo già così lontani
Con il gelo nella mente
Sto correndo verso te
Siamo nella stessa sorte
Che tagliente ci cambierà
Aspettiamo solo un segno
Un destino, un’eternità
E dimmi come posso fare per raggiungerti adesso
Per raggiungerti adesso, per raggiungere te
Siamo gocce di un passato
Che non può più tornare
Questo tempo ci ha tradito, è inafferabile
Racconterò di te
Inventerò per te quello che non abbiamo
Le promesse sono infrante
Come pioggia su di noi
Le parole sono stanche, ma so che tu mi ascolterai
Aspettiamo un altro viaggio, un destino, una verità
E dimmi come posso fare per raggiungerti adesso
Per raggiungerti adesso, per raggiungere te

* La Finestra Di Fronte

Türkçe'de Q Vardı Da Biz Mi Qullanmadık?

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:11

19

Epeydir "Yorum Farkı" bölümüne bir şey eklemiyordum....

Ehhh!!! Ulan yeter be her yazıya "Epeydir bu konu hakkında yazmıyordum, epeydir blogdan uzak kaldım epeydir epeydir dım tıs dım tıs epeydir epeydir"

Siz de hala bu adamı kaale alıp okuyorsunuz ya size de bir şey demiyorum artık.

Neyse efendim bunu bi süre evvel bir youtube videosunun altında görüp hemen kaydetmiştim bir kenara. Sanırım şu benim "Apaçi İncelemesi" ile ilgili bir video idi ama şimdi bulamadım aslını. Bununla idare edin.

Mevzu da şu; "bohemya85" videonun yorumlar bölümünde kendileriyle alay edilen Apaçileri savunmak adına bir şeyler söylüyor ama daha savunmanın başında "qomik mi?" diye giriş yapmasını gören "goqhann" adlı kullanıcı tarafından çok fena bir cevap alıyor.


Gel Gel Komşum Gel

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 20:44

14

Aslında bu hafta çok fena bir şarkı ve yazı hazırlamıştım "Haftanın Şarkısı" için. Hani öyle böyle değil. Resmen dağıtacaktım kendimi ve okuyanları. Ama baktım sıcak beni iyice mayıştırdı, beynim adeta erimeye başladı, gece gece aklıma Şevki Yılmaz'ın "Madem ki eşitlikten yanasın..." diye giden acayip konuşmalarını söyletmeye başladı; dedim "Ben bu yazıyı da şarkıyı da sonra koyayım bloga da şöyle kafa dağıtacak neşeli bir şeyler dinleyeyim onları paylaşayım".

Bu arada "Bu yezidlerin kapı zilleri bile "dinden dön, din den dön" diye çalıyor, günahtan günaha koşuyor bunlar!!!" demişti Şevki Yılmaz bi keresinde. Ne acayip adamdı.

Neyse efendim konumuza dönelim.

Zamanı hatırlamıyorum ama bir gün televizyonda, maç çıkışı polisten dayak yiyen bir taraftarın mikrofonunu uzatan muhabire şöyle bir serzenişte bulunduğunu duymuştum :

Biz Yunan mıyız ya? Niye bize böyle vuruyolar ağbiiii!!!
Hiç anlam verememiştim bu cümleye ben. Yani Yunan olsa vurabiliyor muydu ki polis?

"Niye öyle demişti ki?" diye kafayı bozmuştum uzun süre. Tabi o zaman idrak edemiyordum bazı mevzuları. Hoş; hala idrak edemiyorum bazı mevzuları ya neyse.

Okulda "Rumlar şöyle kötüydü böyle kötüydü" diye öğrenip eve gelince Yunan kanalında haberleri izler senin benim gibi adamlara bakıp "kim bilir ne hainlikler planlıyorlar" diye düşünürdük biz. Öyle öğrettiler ya bize hep.

Tüm Yunanlar düşmandı; Ermeniler zaten düşmandı; Kürtler bölücüydü; Arapların hepsi pisti diye uzar giderdi bu.
Ama öğrendiğim ilk yabancı dildeki kelime "Kalispera" idi benim. Onu da ET1 kanalının haber spikeri olan amcadan öğrenmiştim. Sonra Yunan şarkıları dinleye dinleye kafayı dağıttım çoğu zaman. Bizim popçuların alıp Türkçeleştirdikleri halleri hiç sinmezdi içime hiç. Sanki yazıldığı dilde daha bir güzeldi o şarkılar.

Komşu diyince benim aklıma hiç bir zaman Suriye, Irak falan gelmedi mesela. Hani onlara bir önyargım falan var diye değil ama; "Komşu" diyince Yunanistan'ı düşündüm ben hep. Bana daha "bizim gibi" gelirlerdi onlar, daha yakın daha sıcak. Hatta ilk kez Zorba filmini izlediğimde o Girit'teki köyde yaşayanların hepsini Türk sanmıştım.

Alexis Zorba'nın daha önce blogda da yer verdiğim "Şimdi insanlara bakıyorum, her insana... ve şöyle diyorum : İyi - Kötü... Yunan ya da Türk bana ne"sözü beni uzun süre etkisi altına almıştı.

Artık o önyargıları atıp "Önce Vatan" demek yerine "Önce İnsan" demeyi öğrenmiştim.

Şimdi ona uygun bir hayat yaşıyor; sevilmesi gereken insanı, sevilmesi gereken insani özellikleri ile değerlendiriyor, sevmediklerimi de aynı şeylere bakarak sokmuyorum hayatıma.

"Ama bak bayrağımızı yakmışlar Atina'da" diyip de bu öfkeyi haklı çıkarmaya çalışanlara cevap bile vermiyorum artık. Onlarla aynı milletten değilim çünkü.

Onlar bayrak yakanlarla aynı milletten.

Onların farklı bir soyu var, tüm dünyaya yayılmış onlar, her yerde değişik değişik bayrak yakıp ağızlarından salyalar saçıyorlar. Ama hepsi aynı şeyi savunuyor aslında birbirlerini düşman belleyip.

Ben Efes ile, Artemis ile, Truva ile övünüp de Yunanı düşman belleyemiyorum onlar gibi.

Fazla siyasi bir yazı olur gibi oldu bu. Sıkıldım ben de.

Şimdi diyorum ki; mesela sen tüm Ermeniler Yunanları düşman belliyorsun ya; hah işte bak şimdi şu şarkıyı dinle.

Müziği Ara Dinkjian adlı bir Ermeni'ye ait olan ve Eleftheria adlı Yunan bir kadının söylediği şu şarkıda kendini ne kadar iyi hissettiğini fark edeceksin ya işte; o anda düşün bir de şu şarkının sözlerini anlayabilseydin nasıl hissedecektin?

Mesela yaşadığın mahallede bir kaç Yunan, bir kaç Ermeni yaşasaydı; onlarla beraber büyüseydin onların dilini konuşabilseydin, arkadaş olsaydın, aile olsaydın kim bilir daha neler hissedecektin?

Kötü mü olurdu?

En azından şimdikinden daha mı kötü olurdu?

Bu söylediğimi karşı kıyıda tersine çevirecek binlerce insan bulurum ben sana.

Tamam tersini söyleyecek binlerce insan da sen bulursun bana, hatta dedim ya bayrak da yakar onlar.

Ama niye orda Türk bayrağı yakanlar yerine bu şarkıyı Sezen Aksu'dan "Gel Gel Sarışınım Gel" diye söyleyenlerle dans etmeyesin?

Kötü mü olur?

Sen bunu bir düşün.

Eleftheria Arvanitaki - Dinata Dinata



San gyneka gena sto xoma i nyxta to prwh
Ki ola antexoun 3ana kai ginontai zwi

Pia palia kivotos mes ap tou xronou tis stoes
Vgazi akoma sto fos zevgaria anapnoes

Dynata Dynata, ginan ola dynata, ta dynata
Dynata Dynata, se ena theama gymno
Dynata Dynata, ki opos pane tou xorou ta bimata
Me ta xeria anixta ola ta perifrono

Den oiparxoun polla pou na ta xtisoume mazi
Kita kita psila, ta lysame mazi

Pia palia kivotos mes ap tou xronou tis stoes
Vgazi akoma sto fws zevgaria anapnoes

Dynata Dynata, ginan ola dynata, ta dynata
Dynata Dynata, se ena theama gymno
Dynata Dynata, ki opos pane tou xorou ta bimata
Me ta xeria anixta ola ta perifrono

Ki olo kati leo kapia agapi kleo
Ki ola mesa mou thrino xalasmata
Me ta xronia mou sta sentonia mou
Sa fantasmata

San gyneka gena sto xoma h nyxta to proi
Ki ola antexoun xana kai ginontai zoi

Pia palia kivotos mes ap tou xronou tis stoes
Vgazi akoma sto fws zevgaria anapnoes

Dynata Dynata, ginan ola dynata, ta dynata
Dynata Dynata, s ena theama gymno
Dynata Dynata, ki opos pane tou xorou ta bimata
Me ta xeria anixta ola ta perifrono

* Eleftheria Arvanitaki'nin resmi sitesi için buna, myspace sayfası için de buna tıklayın.

Yanıt

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 00:56

15

Uzun ama çok uzun zamandır televizyonda bir şey izlerken bir şeyler gelip de oturmamıştı boğazımın ortasına. Yutkunamaz hale gelmemiştim kim bilir ne zamandan beri.



Hani kendini iyice kaybedip maskota sarılıyor ya; işte orda cidden tutamadım artık kendimi. Gülerek ağladım resmen.

Rakipleri daha çocukluklarından itibaren birer atlet olarak yetiştirilir; yedikleri içtikleri, uyku düzenleri, eğitimleri her şeyleri profesyonel birer atlet olacak şekilde düzenlenirken Nevin; bırakın çocukluğu profesyonel sporcuyken bile antrenman için Mersin'den Adana'ya gitmek zorunda kalan,

2008'de 100 metre engellide yarı finalde elendiğinde büyük ihtimal yarışı izleyen sporsever(!) ülkemin sporsever insanlarının "salak kız" dedikleri,

Spor olarak sadece Futbol'u anlayan ,ki onda bile doğru düzgün bir kültüre kavuşamamış, memlekette sporun hası olan atletizme hayatını adamış,.

Ümit Davalalar'ın, Fatih Akyeller'in adları sokaklara verilirken, Emre Belözoğlu milli takım kaptanı yapılırken, futbol takımlarının günü düz koşu yaparak geçirmesi onun aldığı madalyalardan bile daha önemli bir haber olarak verilirken bile yılmamış koşmaya devam etmiş bir kız.

Benim için artık bir kahraman Nevin.


* Futbolda resmen çile çektirse de bizlere sporun sadece futboldan ibaret olmadığını hissettiren ve bir spor kulübü taraftarı olmanın hazzını her daim yaşatan Fenerbahçe'ye de Nevinler'e kol kanat gerdiği için ayıca minnettarım.

Dans Edelim Mi?

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 22:12

19

"Yarından itibaren kesin rejime başlıyorum" der gibi "Yok ya yok; bundan sonra hiç bir şeyi takmayacağım. Öyle anı yaşayacağım. Millet nasıl beceriyor ben de öyle olacağım işte" diye kaç kere kandırdım kendimi bilmiyorum.

Gözünün ta içine sokulan gerçekleri görüp de mavi hapı seçip kaygısız, vurdumduymaz, hayattaki en uzak kaygısı 2 dakika sonrasını kapsayabilen biri olmak varken kırmızıyı susuz yutuyorsun ya zamanında; hep ondan oluyor zaten bunlar.

Bir şeyleri kafaya takan, sorgulayan, sonuçlarına da olumlu ya da olumsuz katlanıp acısını da tatlısını da yaşamayı göze alıyorsun o kırmızı yüzünden.

Ama güzel oluyor biliyor musun?

O sahteliği görüp de onun içinde yaşayanlar kahkahalar atarken hep, ya da 15 dakika içinde unutabildikleri "aşk acıları" yaşarken; sen her şeyin en gerçeğini yaşıyorsun. Gözyaşın da gerçek senin, gülümsemen de. Hatta sen onlar boktan esprilere kahkahalar atarken öyle güzel somurtabiliyorsun ki yüzlerine baka baka konuşmadan "siz malsınız" diyorsun. Sanki filmin altyazısından okur gibi suratından anlıyorlar. Hem de "Fuck off" diyince sen; onlar altyazıda "Lanet olsun" diye görmüyorlar. Harbi fuck off'u görüyorlar suratında.

Zaten bazısı hapı bile seçmemiş oluyor. Doğuştan maviyle doğuyor onlar.

Neyse işte diyorum ki bazen o her şeyi sorgulamaktan kafayı bozduğun zamanlardan sıyrılıyorsun..

Gerçekten de "aman be" diyesin geliyor en gerçeğinden.

Tek başınaysan kendi kendine dans edeceğin bir şarkı açmak istiyorsun. Birileri görse o halini nasıl rezil olursun biliyor musun?

Ama inan o an seni biri görse de devam edebiliyorsun o saçma dansına.

Ya da biri varsa yanında ona sarılıp dans etmek istiyorsun güzel bir şarkı eşliğinde. Hem de en alakasız yerde en alakasız zamanda. Ritmi tutmasa da, ayağına bassan da saçma saçma figürler de sergilesen o an o geliyor işte.

Kırmızı hapı seçmiş olanlar şu şarkıda bi denesin dediğimi.

Güzel oluyor.

Nouvelle Vague - Dance With Me



Let's dance little stranger
Show me secret sins
Love can be like bondage
Seduce me once again

Burning like an angel
Who has heaven in reprieve
Burning like the voodoo man
With devils on his sleeve

Won't you dance with me
In my world of fantasy
Won't you dance with me
Ritual fertility

Like an apparition
You don't seem real at all
Like a premonition
Of curses on my soul

The way I want to love you
Well it could be against the law
I've seen you in a thousand minds
You've made the angels fall
Won't you dance with me
In my world of fantasy
Won't you dance with me
Ritual fertility

Come on little stranger
There's only one last dance
Soon the music's over
Let's give it one more chance

Won't you dance with me
In my world of fantasy
Won't you dance with me
Ritual fertility

Take a chance with me
In my world of fantasy
Won't you dance with me
Ritual fertility


*Nouvelle Vague resmi sitesi için buna, myspace sayfaları için buna tıklayın.

*Haftanın Şarkıları'nı eskisi gibi "şu albümden şu sanatçıdan" demek yerine böyle yazasım var bu ara. Bence böyle daha güzel hem.