Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 15:52

15

Haftanın Şarkısı’nda Türkiye’deki en sevdiğim grupların başında gelen Vega’nın Tatlı Sert albümünün çıkış şarkısı “Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı” var.

Açıkçası Vega’nın ilk albümü (Tamam)Sustum beni oldukça irrite etmişti. O albüm için rahatsız edici yerine irrite gibi rahatsız edici bir kelimeyi kullanmamdaki neden de vokal Deniz Özbey’in bazılarına çok özgün ve hoş gelen ama beni cidden rahatsız değil irrite hatta iğğrrrite eden yorum tarzıydı. Özellikle "Tamam Sustum" şarkısında iyice ön plana çıkan o yorum tarzından sonra gelen Tatlı Sert albümü ise gruba önyargı ile yaklaşan benim gibi pek çok müziksevere keskin bir dönüş yaptırmıştı.

Mert Koral’ın ayrılmasından sonra Tuğrul Akyüz ve Deniz Özbey’in devam ettirdiği ve Hafif Müzik albümünü çıkarmış; yukarıda bahsettiğim keskin dönüş bende yerini artık önemli bir hayranlığa bırakmıştı ki bu iki albüm sanırım 2000’li yıllarda yapılan en başarılı albümler listelerinin gediklilerindendir.

Aynı zamanda karı-koca olan Deniz Özbey ve Tuğrul Akyüz’ün müzikal uyumlarının müthiş bir çizgi yakaladığı albümün çıkış parçası olan ve Tuğrul Akyüz’ün “Evet bu bir pop şarkısı; ama biz bu şarkıyla pop şarkısı da böyle yapılır demek istedik” dediği Serzenişte başta olmak üzere her bir parça ayrı bir hit olabilecek düzeydeydi Hafif Müzik albümünde.

K9, Elimde Değil, Sokaklar Tekin Değil, Mendil’in yanı sıra sanırım Ankara’yı sevebildiğim tek şey olan Ankara şarkısı;

Başlı başına bir efsane olan ve “dileğini tutmuş, sayar sonsuzdan geri” gibi bir cümle içeren şaheser "Uçları Kırık" şarkısı albümü benim için bir efsane haline getirmiştir şimdiden. Hatta öyle ki sırf o şarkı üzerine bir kısa film senaryosu yazmış ve bir yarışmaya katılmış ama ilk ona bile girememiştim.
(jüri hakkımı yedi)

Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı



Yastığına senin sarılıp kokunla uyumuşum
Üstüm açık kalmış, ürperirken sabah olmuş
"Uyan" dedi bir ses, "uyan,o burada"
Uyandım, aradım, bulamadım

Suçum neydi?
Neden böyle oldu?

Bu sabah bir umut var içimde;
Nasıl olsa geri gelirsin diye
Her şey yerli yerinde yine
Bu sabahların bir anlamı olmalı

Koltuğuna senin kıvrılıp, hayalinle uyumuşum
Camlar açık kalmış, üşürken sabah olmuş
"Uyan" dedi bir ses, "uyan,o burada"
Uyandım, aradım, bulamadım

Bu sabah bir umut var içimde;
Nasıl olsa geri gelirsin diye
Her şey yerli yerinde yine
Bu sabahların bir anlamı olmalı.

97 - This Boy's Life

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:39

7

Binbir şaşaa ile atıp tutarak, “şöyle fantasik olcak böyle kuntastik olacak";  yok efendim “böylesi daha önce yapılmadı, blog dünyasında bir ilk” diyerek başladığım “Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi” yazı dizisinde 3 film yazdıktan sonra kocasından boşanmış Seda Sayan gibi ortalıktan kaybolmuş, adeta bu seriyi merakla bekleyen okuyucuları hayal kırıklığına uğratmıştım.

Valla niye öyle oldu ben de anlamadım ama artık bu duruma son verme adına 97 numaralı filmle karşınızdayım. Gerçi seri bu hızla giderse 2032 yılında 100 filmi tamamlamış olacağız ama olsun.

Efendim bir kez daha altını çizmekte yarar görüyorum ki bu liste, bu blogdaki tüm düşünceler gibi kişisel bir listedir ve “bu film bu sırada hatta bu listede nasıl olur, keserim çocuğumu” gibi serzenişleriniz beyhude kalacaktır. Ayrıca ülkenin en popüler sinema eleştirmeni Ömür Gedik’se bu listeye Maskeli Beşler Kıbrıs’ı bile sokarım ben kimse elleşmesin.

Girizgahı fazla da uzatmadan konumuza dönelim

Listenin 97 numarasında bir biyografi var.

İskoç yönetmen Michael Caton-Jones’un Amerikalı yazar Tobias Wolff’un kendi çocukluğunu anlattığı aynı adlı roman uyarlanan 1993 yapımı :

This Boy’s Life



*Fragman gayet dandik gelebilir. Sanırım kötü müziğin de bunda etkisi var.

This Boy’s Life yönetmenlikten çok hikayenin ve oyunculukların ön plana çıktığı bir film. Film, Toby'nin annesinin ordan oraya savrulan hayatlarına bir son vermek; hem kendisine hem de oğluna artık düzenli bir yaşam verme uğruna yaptığı bir evliliği ve o evliliğin Toby üzerindeki etkisini anlatıyor.

Yazar Tobias Wolff’u yani Toby’yi tıfıl bir Leonardo DiCaprio canlandırıyor. Açıkçası rolünün de hakkını gayet iyi veriyor. Toby’nin hırçın ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için debelenen biçare çocukluğunu gayet iyi yansıtmış kendisi.
Kanımca en iyi oyunculuklarından biri bu filmde.

Toby’nin üvey babası ile oğlunun arasında kalmış ve yine Toby kadar çaresiz kalmış annesi Carol rolünde ise Ellen Barkin var.

Ama filmin asıl yıldızı ki aslında bu filmi bu listeye sokmamdaki en büyük payın sahibi Robert De Niro’nun canlandırdığı hatta döktürdüğü üvey baba/manyak koca Dwight karakteri. Beyazperdede görüp görebileceğiniz en hastalıklı karakterlerden biri kanımca. “Bir Sosyopat Nasıl Olur” tabirinin yansıması.

Filmden seçtiğim aşağıdaki sahnede karakterle ilgili yeterli ipuçlarını da görebilirsiniz.



This Boy’s Life yukarıda da belirttiğim üzere aslında çok da özgün olmayan bir hikayeye sahip. Ama filmin bu klişelerin çerçevesinde politik, ailevi bazı alt metinler eşliğinde iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

Ama bu filmin bu listeye girmesindeki en büyük iki etkenden biri Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuğu; diğeri ise bu filmi benim için önemli iki kişiyle uykumuzun kaçtığı bir yaz gecesi öylesine izlemeye başlayıp uzun süre etkisinden kurtulamayışımızdır. Hatta öyle ki; yukarıdaki fıstık ezmesi sahnesi uzun yıllar aramızda geyik konusu olmuş ve dibinde bi yudum kola kalmış şişeler, bir lokması kalmış reçel kavanozları sırf şu sahne yüzünden gözümüzde kavanoz, şişe izleri bırakmıştır.


Biz de az manyak değilmişiz.

Bu filmi ve yazıyı biraz kısa tutmak istiyorum. Bir nevi seriye tekrar adapte süreci gibi düşünebilirsiniz.

Bir sonraki film için 3 ay sonra görüşmemek dileğiyle.

* Filmle ilgili yazılmış bir başka yazı için buna tıklayabilirsiniz.

Kısa Kısa 7

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 17:50

13

Kıraç'ın bir akıl hocası, mentoru, büyüğü falan var da ona bunları yaptırıyorsa çok fena kafa buluyor kendisiyle; ha Kıraç bunları kendi hür iradesi ile yapıyorsa, ki büyük ihtimalle öyle, ergenlik yıllarında etrafındakiler tarafından çok fena ezilmiş olduğu kanaatindeyim. Kovboy şapkalar, pelerinleri, demir ökçeli botlar, deri pantolonlar... Hayır bir de böyle gerçekten karizmatik olduğunu falan mı sanıyor acep? Evli barklı adamsın Kıraç bi kendine gel allasen. Zaten "neaaardeeessssinnnn seeaaannn" diye bağırıp beynimizi fortluyorsun her yerden. Bari görüntünle çıldırtma bizi. Sırf 100.Yıl Marşı hatrına çekiyor zaten millet seni.

Hürriyet'te röportajım çıktı ya bu sefer de "hani sen eleştiriyordun Hürriyet'i, bak Hürriyet seni meşhur etti" diyenler türedi. Sanki Hürriyet'te yazmaya başladım anasını satayım. Ayrıca ne meşhur oldum hakkaten sokakta yürüyemiyorum (!). Twitter ile ilgili sorular sordular ben de cevapladım ne var bunda ? Gidip de "ya gazetenize de hastayım" mı dedim. Günlük hayatta da memnun olmadığım bir sürü yerde bulunuyorum, bulunuyoruz. Aslında salaklık da bende. Durmadan "artık herkesi kaale almıyorum" diyip ota boka cevap yazıp hala kendimi anlatmaya çalışıyorum. Mal mıyım neyim.

Bir de arkadaşlarımın "ünlü oldun artık bizi tanımazsın" tipinde espri kisvesi altındaki sözlerine anlam veremiyorum. Hayır sizi nasıl tanımayayım ? Beni tanıyan bi siz varsınız, artistlik yapmak istesem anca size yapabilirim zaten. Ayrıca sevgili izleyenler ilerleyen günlerde Zeki Müren kılığında bir fotoğrafım yayınlanırsa "montaj o" inanmayın.

Işın Karaca saçmalıyor efendim. Kendisi mükemmel bir sese sahipken gidip o sesi Bülent Ersoy gibi kullanmaya; o harika sesi resmen harcayıp ikinci bir Zerrin Özer olma yolunda ilerliyor. Arabesque albümünü dinleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Mustafa Ceceli'nin albümünden beri dinlediğim en büyük hayal kırıklığı bu albüm.

Geçenlerde Twitter'da günün konusu olan "twitlerin çalınması" hadisesi ile ilgili çok da fazla konuya hakim olmadan "bu tvit çalma olayı kötü de çok da abartmayalım bunu, sonuçta burda Mesnevi yazmıyoruz" gibisinden bir çıkış yapmıştım. Bunda da anlatmaya çalıştığım hırsızın hırsızlığını yine yapacağı ve üste çıkacağı idi ki buna benzer durumlar yaşıyorum biliyorsunuz. Ama sonra olayın çıkış noktası olan kendimdedegilim'in yaşadığı şeyi gördüm. Hem de benim de başıma gelen ve hatta adıma mail adresi alıp oraya buraya mail atmaya kadar giden bu yavuz hırsızlara her yerde haddini bildirmek gerektiğini tekrar fark ettim. Hem zaten Yılmaz Özdil'in şöyle bir yazı ile en sevilen köşe yazarı olduğu yerde Twitter'da harikalar yarattığımızı düşünüyorum artık. 

Yılmaz Özdil demişken ben dahil hepimiz laf söylüyoruz ama okuyoruz adamı. Bundan da daha doğal bir şey olamaz. Sonuçta bu adam bir şarkıcı, bir yönetmen değil ki yüz çevirelim. Ülkenin önemli bir kesiminin sesi. Ne yapalım kulakları mı tıkayalım. Ayrıca doğru söylediği yerde de "doğru" diyoruz zaten. Misal Beyaz Şov'da öğretmenler hakkında söylediği sözleri Feysbuk'da izledim ve hakkaten doğru söylemiş adam dedim. Ha samimiyetinden kuşku duyarım ayrı mesele. Bu arada kendisi ile ilgili okuduğum en muazzam yazı blog dünyasına çok sağlam bir şekilde giren Hoanes'in yazdığı "Anne Ben Köşe Yazarı Oldum" adlı yazıdır.


Atletico Madrid sadece 2 galibiyet alıp, ki o iki galibiyeti de hiç hak etmeden aldılar, Avrupa Ligi'nde finale kadar geldi. Eğer finalde bu sene Avrupa Ligi'nde resmen döktüren Fulham'ı penaltıya falan götürerek yenerlerse tarihin en nefret edilen zaferlerinden birini elde etmiş olacaklar.

Göksel'i ve müziğini severim. Kendisinin özgün tarzının yanında; geçen albümü "Mektubumu Buldun Mu?" ile başlayan 70'lerin popuna yorumuna son albümü "Hayat Rüya Gibi" adeta kaymak olmuş. Özellikle Teoman ile birlikte seslendirdiği Palavra pek şahane olmuş. Hele hele "Ah Nerede"yi dinlerken "Zehraaaa!!! Seni seviyorum Zehraaaaa" diye bağırasım geldi. Bu kızın "ben kendi yolumda giderim" havasını çok seviyorum.

BDP'nin parti kapatmayı zorlaştıran anayasa maddesine "Hayır" oyu vermesinden sonra artık kendilerinin parti kapatmanın ne kadar demokrasiye ters düştüğünden ve bu durumun en büyük mağduru olmalarından yakınmaları ne kadar inandırcı olacak ki? Aslında şaşırmamak da lazım. Zaten bu ülkede herkes mağduriyetten beslenip de götürmüyor mu malı. Her gece alem yapan adam bile "biz fakirdik" diyip alkış alıyor. Şaşmamak lazım.

Sürekli, boşver artık -Çivi çiviyi söker- şeklinde öğüt veriyorsunuz.
Tamam iyi diyorsunuz ama, o zaman da duvarın anası sikiliyor.
Onu ne yapacağız.

 demiş Köfte Ekmek blogunun sahibi. Pek hoşuma gitti bu laf.

İzmir'deki seri katilin yaşadığı apartmanın yan binasında çok yakın iki arkadaşım yaşıyordu ve bir nevi tehlike bizi teğet geçti. Ama gelin görün ki robot resmi katile benzeyen birine Feysbukta binlerce mesaj gelmiş. Aşkını ilan edenler, "gel ortak çalışalım, ağbi şunu da öldürebilir misin rica etsem"diyenler, "seni bulup parçalayacağım" diyip olayla hiç alakası olmayan adamı tehdit edenlerden tutun da yüzlerce acayip mesajın muhattabı olmuş robot resmin benzeri vatandaş. Emniyet'in "biz mahsuscuktan yaptık" demeci pek etkili(!) olmuş anlayacağınız.
 
Türkiye'de her intikam Ezel dizisindeki gibi alınsaydı pek çok sorunumuz hallolurdu.  Hadiseler o kadar dallanıp budaklandıktan sonra "Neydi la bizim derdimiz" diyip herkes unuturdu olayları en sonunda. Ne kan davası kalırdı, ne töre cinayeti ne de başka şey..
Ailemizin sitesi Alkışlarla Yaşıyorum 100.000 üye sayısını geçmiş ve 2.000.000 kere alkışlanmış. "İyi... site iyiye gidiye...Gastamonu ben." diyerek kutluyorum kendilerini.

Blogla ilgili herbokubilenadam@hotmail.com ve herbokubilenadam@gmail dışında mail adresim yoktur. Ayrıca tek blogger hesabım da budur. Sahtekarlık olayını abartanlar var. Açıklama gereği hissettim.

Nick Cave & The Bad Seeds - Hallelujah

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 15:14

4

Efsane olmak bambaşka da yaşarken efsane olabilmek daha bir başka sanki. Bundan daha da güzel olanı da sanırım bizlerin bu efsanelerin yaşadıkları dönemlerde yaşayıp onların yaptıklarına tanık olma şansında olmamız.

İşte Nick Cave de o yaşayan ve yaptıklarına tanık olma şansında olduğumuz efsanelerden biri. Hani şimdiki gençlerin ota boka söyledikleri "karizma" lafının gerçek anlamda vücut bulduğu bir adam.

Haftanın Şarkısı gibi bir bölüm yapıp da Nick Cave'i es geçmek de olmazdı diyerek bu hafta kendisinin en sevdiğim eserlerinden olan Hallelujah şarkısına yer vermek istedim.

Aslında dün koyacaktım şarkıyı ve videoyu ama Vimeo yüklediğim videoyu epey gecikmeli olarak hazır hale getirince bugüne kaldı. Yeri gelmişken çok iddialı başladığım ama 3 film yazıp nadasa bıraktığım kişisel beğenilerimden oluşan "Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi" serisine bu hafta geri döneceğimi de belirteyim.

Haftanın Şarkısı Nick Cave&The Bad Seeds'den geliyor :

Hallelujah



On the first day of May I took to the road
I'd been staring out the window most of the morning
I'd watched the rain claw at the glass
And a vicious wind blew hard and fast
I should have taken it as a warning
As a warning As a warning
As a warning

I'd given my nurse the weekend off
My meals were ill prepared
My typewriter had turned mute as a tomb
And my piano crouched in the corner of my room
With all its teeth bared
All its teeth bared All its teeth bared
All its teeth bared.

Hallelujah Hallelujah
Hallelujah Hallelujah

I left my house without my coat
Something my nurse would not have allowed
And I took the small roads out of town
And I passed a cow and the cow was brown
And my pyjamas clung to me like a shroud
Like a shroud Like a shroud
Like a shroud

There rose before me a little house
With all hope and dreams kept within
A woman's voice close to my ear
Said, "Why don't you come in here?"
"You looked soaked to the skin"
Soaked to the skin Soaked to the skin
Soaked to the skin

Hallelujah Hallelujah
Hallelujah Hallelujah

I turned to the woman and the woman was young
I extended a hearty salutation
But I knew if my nurse had been here
She would never in a thousand years
Permit me to accept that invitation
Invitation That invitation
That invitation

Now, you might think it wise to risk it all
Throw caution to the reckless wind
But with her hot cocoa and her medication
My nurse had been my one salvation
So I turned back home
I turned back home I turned back home
Singing my song

Hallelujah
The tears are welling in my eyes again
Hallelujah
I need twenty big buckets to catch them in
Hallelujah
And twenty pretty girls to carry
them down
Hallelujah
And twenty deep holes to bury them in
Hallelujah
The tears are welling in my eyes again
Hallelujah
I need twenty big buckets to catch them in
Hallelujah
And twenty pretty girls to carry them down
Hallelujah
And twenty deep holes to bury them in

Jenerikler 12 - Sıdıka

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 16:54

11

Sağ gösterip sol vuran blog HBBA olarak 1 haftalık aranın ardından "haftanın şarkısı" ile değil "Jenerikler" bölümü ile geri dönüyorum.

Blogun ilk dönemlerinde başladığım ve 11 adet jeneriği konu ettiğim "Jenerikler" bölümünde bu sefer Sıdıka'nın jeneriği var.


Bana göre Türkiye'deki en önemli mizahçılardan olan Atilla Atalay'ın kaleminden fırlayan kenar mahallenin cam kenarındaki entel kız Sıdıka, onun tipik Türk babası kıvamındaki babası Zekeriya Saka, arada kalıp hem babayı hem çocukları idare etmekle ömrü tükenen anne Safiye Saka ve yine tipik kız ağbisi muhteşem insan Samim Saka'dan oluşan bu harika aile sadece Atilla Atalay'ın kaleminde kalmamış; ayrıca televizyon tarihimizdeki en iyi uyarlama dizi olma ünvanını da elde etmiştir kanımca.

Dizinin; Baturalp Dinçdarı, Apartman Yengesi, Kenar, Bebeto gibi her karakteri ayrı bir fenomen olmuş 2000'li yıllarda yapılan her komedi dizisine burun kıvırmamızınen en önemli sebeplerinden biri haline gelmişti.

Dizinin tüm bu artılarının yanında o zamana kadar bizde pek rastlamadığımız Latif Demirci'nin çizimlerinden oluşan animasyon türündeki jeneriği de apayrı bir kalite içeriyordu.



* Atilla Atalay'ın blogu : Blogların Amiral Gemisi