Kıraç'ın bir akıl hocası, mentoru, büyüğü falan var da ona bunları yaptırıyorsa çok fena kafa buluyor kendisiyle; ha Kıraç bunları kendi hür iradesi ile yapıyorsa, ki büyük ihtimalle öyle, ergenlik yıllarında etrafındakiler tarafından çok fena ezilmiş olduğu kanaatindeyim. Kovboy şapkalar, pelerinleri, demir ökçeli botlar, deri pantolonlar... Hayır bir de böyle gerçekten karizmatik olduğunu falan mı sanıyor acep? Evli barklı adamsın Kıraç bi kendine gel allasen. Zaten "neaaardeeessssinnnn seeaaannn" diye bağırıp beynimizi fortluyorsun her yerden. Bari görüntünle çıldırtma bizi. Sırf 100.Yıl Marşı hatrına çekiyor zaten millet seni.
Hürriyet'te röportajım çıktı ya bu sefer de "hani sen eleştiriyordun Hürriyet'i, bak Hürriyet seni meşhur etti" diyenler türedi. Sanki Hürriyet'te yazmaya başladım anasını satayım. Ayrıca ne meşhur oldum hakkaten sokakta yürüyemiyorum (!). Twitter ile ilgili sorular sordular ben de cevapladım ne var bunda ? Gidip de "ya gazetenize de hastayım" mı dedim. Günlük hayatta da memnun olmadığım bir sürü yerde bulunuyorum, bulunuyoruz. Aslında salaklık da bende. Durmadan "artık herkesi kaale almıyorum" diyip ota boka cevap yazıp hala kendimi anlatmaya çalışıyorum. Mal mıyım neyim.
Bir de arkadaşlarımın "ünlü oldun artık bizi tanımazsın" tipinde espri kisvesi altındaki sözlerine anlam veremiyorum. Hayır sizi nasıl tanımayayım ? Beni tanıyan bi siz varsınız, artistlik yapmak istesem anca size yapabilirim zaten. Ayrıca sevgili izleyenler ilerleyen günlerde Zeki Müren kılığında bir fotoğrafım yayınlanırsa "montaj o" inanmayın.
Işın Karaca saçmalıyor efendim. Kendisi mükemmel bir sese sahipken gidip o sesi Bülent Ersoy gibi kullanmaya; o harika sesi resmen harcayıp ikinci bir Zerrin Özer olma yolunda ilerliyor. Arabesque albümünü dinleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Mustafa Ceceli'nin albümünden beri dinlediğim en büyük hayal kırıklığı bu albüm.
Geçenlerde Twitter'da günün konusu olan "twitlerin çalınması" hadisesi ile ilgili çok da fazla konuya hakim olmadan "bu tvit çalma olayı kötü de çok da abartmayalım bunu, sonuçta burda Mesnevi yazmıyoruz" gibisinden bir çıkış yapmıştım. Bunda da anlatmaya çalıştığım hırsızın hırsızlığını yine yapacağı ve üste çıkacağı idi ki buna benzer durumlar yaşıyorum biliyorsunuz. Ama sonra olayın çıkış noktası olan kendimdedegilim'in yaşadığı şeyi gördüm. Hem de benim de başıma gelen ve hatta adıma mail adresi alıp oraya buraya mail atmaya kadar giden bu yavuz hırsızlara her yerde haddini bildirmek gerektiğini tekrar fark ettim. Hem zaten Yılmaz Özdil'in şöyle bir yazı ile en sevilen köşe yazarı olduğu yerde Twitter'da harikalar yarattığımızı düşünüyorum artık. Yılmaz Özdil demişken ben dahil hepimiz laf söylüyoruz ama okuyoruz adamı. Bundan da daha doğal bir şey olamaz. Sonuçta bu adam bir şarkıcı, bir yönetmen değil ki yüz çevirelim. Ülkenin önemli bir kesiminin sesi. Ne yapalım kulakları mı tıkayalım. Ayrıca doğru söylediği yerde de "doğru" diyoruz zaten. Misal Beyaz Şov'da öğretmenler hakkında söylediği sözleri Feysbuk'da izledim ve hakkaten doğru söylemiş adam dedim. Ha samimiyetinden kuşku duyarım ayrı mesele. Bu arada kendisi ile ilgili okuduğum en muazzam yazı blog dünyasına çok sağlam bir şekilde giren Hoanes'in yazdığı "Anne Ben Köşe Yazarı Oldum" adlı yazıdır.
Atletico Madrid sadece 2 galibiyet alıp, ki o iki galibiyeti de hiç hak etmeden aldılar,
Avrupa Ligi'nde finale kadar geldi. Eğer finalde bu sene
Avrupa Ligi'nde resmen döktüren
Fulham'ı penaltıya falan götürerek yenerlerse tarihin en nefret edilen zaferlerinden birini elde etmiş olacaklar.
Göksel'i ve müziğini severim. Kendisinin özgün tarzının yanında; geçen albümü "
Mektubumu Buldun Mu?" ile başlayan 70'lerin popuna yorumuna son albümü "
Hayat Rüya Gibi" adeta kaymak olmuş. Özellikle
Teoman ile birlikte seslendirdiği
Palavra pek şahane olmuş. Hele hele "
Ah Nerede"yi dinlerken "
Zehraaaa!!! Seni seviyorum Zehraaaaa" diye bağırasım geldi. Bu kızın "ben kendi yolumda giderim" havasını çok seviyorum.
BDP'nin parti kapatmayı zorlaştıran anayasa maddesine "
Hayır" oyu vermesinden sonra artık kendilerinin parti kapatmanın ne kadar demokrasiye ters düştüğünden ve bu durumun en büyük mağduru olmalarından yakınmaları ne kadar inandırcı olacak ki? Aslında şaşırmamak da lazım. Zaten bu ülkede herkes mağduriyetten beslenip de götürmüyor mu malı. Her gece alem yapan adam bile "
biz fakirdik" diyip alkış alıyor. Şaşmamak lazım.
Sürekli, boşver artık -Çivi çiviyi söker- şeklinde öğüt veriyorsunuz.
Tamam iyi diyorsunuz ama, o zaman da duvarın anası sikiliyor.
Onu ne yapacağız.
demiş
Köfte Ekmek blogunun sahibi. Pek hoşuma gitti bu laf.
İzmir'deki seri katilin yaşadığı apartmanın yan binasında çok yakın iki arkadaşım yaşıyordu ve bir nevi tehlike bizi teğet geçti. Ama gelin görün ki robot resmi katile benzeyen birine
Feysbukta binlerce mesaj gelmiş. Aşkını ilan edenler, "
gel ortak çalışalım, ağbi şunu da öldürebilir misin rica etsem"diyenler, "
seni bulup parçalayacağım" diyip olayla hiç alakası olmayan adamı tehdit edenlerden tutun da yüzlerce acayip mesajın muhattabı olmuş robot resmin benzeri vatandaş. Emniyet'in "
biz mahsuscuktan yaptık" demeci pek etkili(!) olmuş anlayacağınız.
Türkiye'de her intikam Ezel dizisindeki gibi alınsaydı pek çok sorunumuz hallolurdu. Hadiseler o kadar dallanıp budaklandıktan sonra "Neydi la bizim derdimiz" diyip herkes unuturdu olayları en sonunda. Ne kan davası kalırdı, ne töre cinayeti ne de başka şey..
Ailemizin sitesi Alkışlarla Yaşıyorum 100.000 üye sayısını geçmiş ve 2.000.000 kere alkışlanmış. "İyi... site iyiye gidiye...Gastamonu ben." diyerek kutluyorum kendilerini.
Blogla ilgili herbokubilenadam@hotmail.com ve herbokubilenadam@gmail dışında mail adresim yoktur. Ayrıca tek blogger hesabım da budur. Sahtekarlık olayını abartanlar var. Açıklama gereği hissettim.