90'ların en iyi türk filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
90'ların en iyi türk filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

90'ların En İyi Türk Filmleri - Kapanış

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 22:50

2

90'ların en iyi Türk filmleri'nin sonuna geldik.Başta da dediğim gibi kişisel bir liste bu.Kısaca yeniden bir göz atalım istedim filmlere,yönetmenleri,oyuncular,senaryo ve müzikleriyle birlikte.

*Filmlerin üzerine tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz.

1 ) Masumiyet - 1997


Yönetmen : Zeki Demirkubuz

Senaryo : Zeki Demirkubuz

Oynayanlar : Haluk Bilginer , Derya Alabora , Güven Kıraç

Müzik : Cengiz Onural







2 ) Tabutta Rövaşata - 1996




Yönetmen
: Derviş Zaim

Senaryo : Derviş Zaim

Oynayanlar : Ahmet Uğurlu , Tuncel Kurtiz, Ayşen Aydemir

Müzik : Baba Zula , Yansımalar







3 ) Eşkıya - 1996



Yönetmen : Yavuz Turgul

Senaryo :Yavuz Turgul

Oynayanlar : Şener Şen , Uğur Yücel , Kamuran Usluer , Sermin Şen , Yeşim Salkım, Özkan Uğur

Müzik
: Erkan Oğur








4 ) Gemide ve Laleli'de Bir Azize - 1998-1999


Yönetmen
: Serdar Akar

Senaryo : Serdar Akar , Önder Çakar

Oynayanlar : Erkan Can , Haldun Boysan , Yıldıray Şahinler , Naci Taşdöğen , Ella Manea

Müzik : Uğur Yücel









Yönetmen : Kudret Sabancı

Senaryo : Serdar Akar , Önder Çakar

Oynayanlar : Güven Kıraç , İştar Gökseven , Cengiz Küçükayvaz , Ella Manea

Müzik : Uğur Yücel









5 ) Fikrimin İnce Gülü (Sarı Mercedes) - 1992


Yönetmen : Tunç Okan

Senaryo : Macit Koper , Tunç Okan , Adalet Ağaoğlu (kitap)

Oynayanlar : İlyas Salman , Menderes Samancılar , Mickie Sebastien , Valedie Lemonie , Savaş Yurttaş

Müzik
: Vladimir Cosma








6 ) Ağır Roman - 1997



Yönetmen : Mustafa Altıoklar

Senaryo : Metin Kaçan (kitap), Mustafa Altıoklar

Oynayanlar : Müjde Ar , Okan Bayülgen, Mustafa Uğurlu , Savaş Dinçel , Burak Sergen

Müzik
: Atilla Özdemiroğlu



90'ların ardından

90'larda yattığı büyük uykudan uyanan Türk sineması,2000'li yıllarla beraber büyük atağa geçti.Artık ülkemizde yıl sonu en çok gişe yapan filmleri sıralandığında ilk 10 filmin tamamını Türk filmleri paylaşıyor.Durumun bu hale gelmesinde daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi 90'lar sinemasının önemi büyük.
Her ne kadar bu üretken dönemde gişe yapan filmlerin üst sıralarında "Recep İvedik,Kurtlar Vadisi,Maskeli Beşler,vb..) kalitesiz filmler yer alsa da,sektörün canlanmasıyla çok da iyi filmlerin de çekilmesi sağlanıyor.Nuri Bilge Ceylan,Fatih Akın gibi yönetmenlerin yurtdışı başarılarıyla da Türk Sineması'nın yurt dışında da artık sesi duyulmaya başladı.
Umarım önümüzdeki yıllarda 90'larla başlayan bu hareketlilik durulmadan devam eder.

*90'lar filmlerini okuyan,yorum yapan,eleştiren herkese teşekkürler.
Önümüzdeki günlerde 80'lerin ya da 2000'lerin en iyi filmleri listesini oluşturacağım.Tabi yine kendi bakış açıma göre.Hangisini daha önce yapacağıma ise daha karar vermedim.

1 ) Masumiyet - 1997

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 17:20

12


"90'ların en iyi Türk filmleri" listesini hazırlarken öncelikle çok sevdiğim filmleri bir kenara yazdım.Daha sonra da belki benim hatırlamadığım filmler de olabilir arada onları da kaçırmayayım diye bir araştırma yaptım.90'lı yıllarda çekilmiş olan tüm Türk filmlerine göz gezdirdim.Bu ufak çaplı araştırmadan sonra 10 tane film çıkardım 90'lardan.Daha sonra aslında pek de içime sinmeyen filmleri listeden çıkardım ve 6 başlık altında (azize'nin de kontenjandan girmesi ile) 7 film çıktı ortaya.Bu işlemden sonra da bunları bir sıraya sokmam gerektiğini düşündüm ve okuyanların da bildiği gibi 6'dan 1 numaraya doğru sıralamaya başladım filmleri.
Sonuçta bir filmi diğerinin önüne geçirmek her zaman içine sinmiyor insanın.O arkada bıraktıgınız filme biraz haksızlık gibi kalıyor bazen içinizde.Tüm bu sıralama işlemlerini yaparken de dolayısıyla zorlandım diyebilirim.Ama içime sinen bir sıralama da oldugunu belirteyim.Bu sıralamayı yaparken diğer filmlere nazaran sıralamda hiç zorlanmadıgım tek bir film vardı.Bu listeyi hazırlarken de önce onu yerine koyup diğer filmlerin arasında sıralama yaptım.O film, 1 numaradaki filmdi.Önce onu yerleştirdim listeye en tepeye.


O en tepedeki film Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'iydi.Usta işi yönetmenliğinin yanında Haluk Bilginer,Derya Alabora ve Güven Kıraç'ın muhteşem performans sergilediği film benim açımdan sadece 90'ların değil tüm zamanların en iyi Türk filmi bile olabilecek kapasitededir.


Yusuf'un Kapısı

Film açık kalmış bir kapının aralığından Güven Kıraç'ın oynadığı Yusuf karakterini görmemizle başlar.Hapishanede 10 yıl yatan Yusuf'un tahliye olmasına üç gün vardır ve Yusuf tahliye olmak istemediği için bir dilekçe yazmıştır.Dilekçede tahliye olması durumunda "istemeden de olsa" bir suç işleyecegini ve hapishaneye geri döneceğini yazmıştır.Hapishane müdürü dilekçeyi okurken kapattığı aralık kapı tekrar açılır.Müdür kapıyı tekrar kapar;ama o kapar kapamaz yine açılır.

Demirkubuz,Masumiyet'te kullandıgı bu "açık kalan kapı" sahnesini daha sonra çekeceği filmlerde de sık sık kullanacaktır.


Yusuf'un dışarda onu bekleyen düşmanı yoktur..Yusuf ablasını en yakın arkadaşıyla basıp vurduğu için 10 yıldır hapistedir.Arkadaşı ölür,ablası ise dilsiz olur.Yakını diyebileceği de sadece eniştesi ve dilsiz bıraktığı ablası vardır
İşte Yusuf 10 yıldır uzak kaldığı bu gerçek hayattan korkmaktadır.Karışmak istemez o kalabalıklara,yüzleşmek istemez eniştesinin hayatını haram ettiği ablasıyla,görmek istemez lanet eniştesinin kemerle ablasını dövmesini,o leş ortamda gün boyu televizyon izleyen bir makina haline gelmiş yeğeninin elini öpmesini istemez.Onun için cehennemdir dışarısı,oysa hapishane herkesten,tüm kötülüklerden uzakta masum olmayan insanlarla dolu masum bir kovuktur onun için.Hapishanedeki insanlar masum değildir evet;ama hepsi bir damga yemiştir ve içeri girmiştir tıpkı Yusuf'un kendisi gibi.Ama dışarısı damga yememiş,kötülükleri cezalandırılmamış,hüküm giymemiş hükümlülerin cirit attığı bir açık hapishanedir.Ve orda kaybolup tükenmekten korkar Yusuf.


Müdürün bürokrasi kokan açıklamarıyla hapishaneden tahliye edilir,içinde yer almak istemediği ve atılan voltaların gelgitlerden ibaret olmadıgı başka bir hapishaneye,hayat hapishanesine. İstemediği halde bir otobüse atlar,otobüste gözüne bir kadın ve erkek çarpar.Daha sonra bu çifti polis alır otobüsten.Yusuf ise kimbilir neydi hikayeleri diye geçirir içinden.
Derken eniştesini bulur.Leş evdeki daha da leş ortamda nefessiz kalır Yusuf.Kendisini aldattığı için yıllarca işkence etmiştir eniştesi ablasına,yeğeni bir morondur adeta.Yusuf baştan beri hiç istemediği cehennemin içine bulur kendisini böylece.
Defalarca kapatıldıgı halde açılan kapıdan girmiştir bir kere;ama dayanamaz Yusuf başka bir kapı bulur kendine ve o aralık kapıdan içeri girer.Uğur ve Bekir'in kapısıdır bu.


Uğur ve Bekir

Demirkubuz'un 2006'da çektiği Kader filminde gençlikleri ile karşılaşacağımız Uğur ve Bekir'in hayatının ortasında bulur kendini Yusuf.

Filmin geçtiği Basmane,İzmir'in amiyane tabirle en pis semtlerinden biridir.Pavyonlarla dolu olan Basmane,biz parlak çocukların pek güvenle giremediği kendine ait bir dili ve kendine ait insanları olan bir semttir.Başka bir dünyadır orası.Ve İzmir'in Basmane'si gibi başka adlarla her şehirde vardır öyle yerler.
İşte Uğur ve Bekir de o dünyadan iki insandır.


Uğur,hayatta kalmak için de pavyonlarda şarkı (?) söyleyen,açık konuşmak gerekirse orospuluk yapan 40'lı yaşlarda bir kadındır.Tüm hayatını sevdiği adam olan Zagor'un peşinde şehir şehir gezerek harcamıştır.Kendi tabiriyle "20 senedir bok kokulu otel odalarında,adını bile bilmediği şehirlerin siktirici yollarında,karılarını bile düzemeyen ibnelerin altında" çilesini çekmektedir.

Bekir ise 20'li yaşlarda iken,Uğur ile karşılaşmış her ne kadar defalarca tövbe etse de,onun peşi sıra sürüklenmiştir.


Burda hikayeyi onun ağzından dinlemenizi istiyorum.Zira Haluk Bilginer,adına "Tirat" demenin haksızlık oldugu bir performans sergiliyor bu sahnede.Tirat sözlük anlamı olarak tiyatroda,sinemada karakterin tek kişilik uzun süren monologudur.Haluk Bilginer ise "çok güzel bir tirat" diyemeyecegimiz bir işe imza atıyor.Adeta hiç yaşamadığı yılları bize gerçekten çilesini çekmişçesine anlatıyor.




"O gece düşündüm..Oğlum Bekir dedim kendi kendime..yolu yok çekeceksin.İsyan etmenin faydası yok.Kaderin böyle.Yol belli.Ey başını usul usul yürü şimdi..
O gün bu gün usul usul yürüyorum işte..."


Bekir o gün bugün usul usul yürürken,geride de kocaman bir hayat bırakmıştır.Tüm hayatı kendisini sevmeyen bir kadının peşinden,belki kapı aralanır diyerek geçmiştir.Ama o kapı Bekir için hiç bir zaman aralanmaz.Bekir de bilir bunu aslında.Onunkisi bile bile ladestir.Kabullenmiştir kendisinin de dediği gibi kaderini.Kalamaz da,bırakıp gidemez de..Ne kapatabilir kapıyı sonuna kadar,ne de açabilir..


Bana Da Vereceksin


Ara sıra çıldırır Bekir..

Bazen cinnetler geçirir.Ama Uğur da alışmıştır bu çıldırma anlarına.Demirkubuz o çıldırışlardan birini izletir bizlere.
Yalnızca Masumiyet'in değil,benim için gelmiş geçmiş tüm filmlerin içinde en unutulmaz sahnedir bu.
Tüm kişisel önyargılarımdan arınarak söylüyorum ki,aşağıdaki sahne,bütün zamanların en başarılı oyuncu performanslarını içerir.Gerek Haluk Bilginer'in;sarhoş Bekir'in artık tükendiği anı tarif edilemez sıfatlarla canlandırması,gerek Derya Alabora'nın Uğur rolündeki çilesi,gerekse Güven Kıraç'ın Yusuf'unun,karşısındaki bu ikilinin tükenişlerine şahit olduğu andaki duygu boşalması..
Bu sahne için benim süslü cümlelerim,şatafatlı kelimelerim yetmiyor.3 oyuncunun,"rollerini ne güzel yaşıyorlar" cümlesiyle özetleyemeyceğimiz bir performansı söz konusu.



Bekir : Bana da vereceksin ulan..
Uğur : Öldürücem ulan seni.

Yusuf : Abla yapma...
Öyle bir sahnedir ki bu;kızamassınız o küfürlere,gülümseyemessiniz o yere düşüşe,dalga geçemessiniz o sarhoş adamla..
Yusuf gibi boşalmaz belki siniriniz;ama bir taş oturur boğazınıza yutkunamassınız..

Seyirci ve Çilem


Tüm bunlar olurken başka bir odada uyuyan da bir Çilem vardır.Çilem,adını hakeden bir hayatın meyvesidir.Tüm bu yaşananların içinde sağır dilsiz bir seyircidir.Tıpkı tüm bunlar şehrin herhangi bir yerinde,mesela şu an siz bu yazıyı okurken Basmane'de,Laleli'de yaşanır olduğu gibi..
Tıpkı bizler gibi.Filmi izlerken kendimizi Çilem gibi hissederiz.Onun kadar yakınızdır ama onun kadar sessiz kalırız.
Ve Demirkubuz hikayesiyle bizi filmin içine çekerken,olaylara müdahele edemeyiz.Seyirci kalırız Çilem gibi,konuşamayız..

Tek farkımız Çilem duyamazken söylenenleri biz duyarız..Ama keşke duymasak deriz içimizden..
Canımız acır çünkü Masumiyet'i izlerken.Çaresiz kalırız.Filmin sonlarına doğru Yusuf bizim de elimizden tutup götürür sanki Çilem'le beraber.Çaresiz gideriz peşinden..


Çaresiz kalırız çünkü gerçektir bu hikaye."Böyle bir şey olamaz" diyemediğimiz bir hikaye anlatılır filmde.

Filmde bir sahnede otelci ile Yusuf film izlerken otelci Mehmet duygulanır ve aşağıdaki diyalog yaşanır.

Yusuf : Film bu Mehmet ağbi film.Milleti ağlatmak için yalandan yapıyorlar.
Mehmet : Yalan malan da böyle de olmaz ki kardeşim..

İşte film de bizi Mehmet ağbinin durumuna sokar.Ama Mehmet ağbinin izlediği bir Yeşilçam melodramından çok ama çok daha gerçektir film.


Peki Demirkubuz niye anlatır bize bu hikayeyi.
Uğur'un,Bekir'in,Yusuf'un,Çilem'in tüm bu çilesi ne içindir??
Kader midir,aşk mıdır,kara sevda mıdır bu..ya da Yazgı mıdır..yoksa Masumiyet'ine mi kapılmışlardır masum olmayan hayatın...Neyin Bekleme Odası'dır bu hikaye..Kime yapılmış bir İtiraf'tır..Belki hepsidir,,belki de hiçbiri..

...ve filmin sonunda Samuel Beckett'in sözleri belirir perdede.

"Hep denedin.
Hep yenildin.
Olsun.
Yine dene.
Yine yenil.
Daha iyi yenil."

2 ) Tabutta Rövaşata - 1996

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 17:15

4


Derviş Zaim'in 1996 yılında yazıp yönettiği Tabutta Rövaşata,izleyenlere tam anlamıyla sağlam bir dayak atar.Filmin etkisinden kurtulmak kolay kolay her babayiğidin harcı değildir açıkçası.Çok sevdiğim bir arkadaşıma izlettiğimde "bu ne biçim film lan" demesi gibi çatlak sesler de çıkabilir ama filmi pek kavrayamamış ayagı yere basmayan eleştirilerdir bunlar.Herkes sevmeyebilir tabi ki ama en azından benim için film,Türk Sineması'nın gelmiş geçmiş en önemli eserlerinden biridir.

Film,Mahsun adındaki bir garibanın hayatından kesitler sunar bizlere.Mahsun sokaklarda yaşayan,ordan burdan buldugu paralarla hayatta kalmaya çalışan,halk arasında "şarapçı" diye tabir edilen bir evsizdir.Hani yolda,sokakta çöp tenekelerini karıştırırken gördüğümüz,saçı sakalı birbirine karışmış,yanından geçerken sanki o orda değilmiş gibi davrandığımız adamlardan.
Figüran bile olamaz o adamlar bizim hayatımızda.Sokaktaki kediyle köpekle bile yeri gelince göz göze geliriz ama o adamlarla göz teması şöyle dursun,farketmeyiz bile orda olduklarını.


İşte Derviş Zaim filminde,o adamlardan birinin hikayesini anlatır bize.Aslında bir hikaye bile değildir belki bu.Bir girişi gelişmesi ve sonucu yoktur filmin.O yüzden de belki izlettiğiniz arkadaşlarınız "bu neydi şimdi..beynimi yedin lan,gitti iki saat" diyebilir size."Ama arkadaşlar iyidir" bazen sizi anlamasalar da.

Ama Arkadaşlar İyidir

Ahmet Uğurlu'nun mest eden oyunculuğu ile hayat bulur Mahsun Süpertitiz.Sanki oynamaz o karakteri Uğurlu,sanki Derviş Zaim gerçekten yoldan çevirdiği bir evsizi oynatır filminde iki şişe şarap karşılıgında.


Tuncel Kurtiz gerçekten döver Mahsun'u Reis rolünde.Gerçekten Reis'tir de Marmara'da gemisini batırmıştır Mahsun.

Ayşen Aydemir "Mahsun beni Taksim'e götür" diye bağırırken,uyuşturucu krizlerine girerken,iki kuruş paraya leş kargalarının altına yatarken içi gider izleyenin.Ayşen de oynamaz sanki.1999'da henüz 35 yaşında kanserden hayata gözlerini yumdugu haberi geldiğinde aklıma ilk olarak "uyuşturucudan mı acaba" sorusu gelmesini sağlar tek filmi ve tek rolüyle.Adını bile bilmediğimiz eroinman kız olur hafızamızda.

Babazula film müziği nasıl yapılır diye bağırırken,Yansımalar acıtır canımızı "Bab-ı Esrar" ile.Her "ayy" sesinde içimiz sızlar "ayy" diye.


Mahsun,çarptıgı köpeğin kan izlerini silerken arabadan,kızın elinde sigara ile onu seyretmesi içimize dokunur Bab-ı Esrar ile."Ne var ki bunda kız adama bakıyor" deriz ya gerçek hayatta;ama Bab-ı Esrar kulagımızdan girer,Mahsun'un yaşlanmış yüzünde kalan çocuksu telaş kalbimizi acıtır,kızın sigarasının dumanı gözümüzü yakar sanki.Titanikleri batırmaya gerek kalmaz gözyaşı döktürmek için.Her gün görüp yüz çevirdiğimiz bir sahneyi gözümüze sokarak yapar bunu Derviş Zaim.



Filmi yazıp yönetmemiştir sanki.Gizli bir kamera zulalamıştır Mahsun'un hayatta kalmaya çalıştığı yerlere.Gizli kamera görüntülerinden kurguladığı 2 saatlik bir kliptir sanki bu.Yutmuşuzdur biz de bunu film diye.Hikaye falan değil sıkıldım deriz.Gerçektir çünkü bize sunulan.Acıtır canımızı yüz çeviririz."Bu filmin hikayesi yok" deriz.

Filmin DVD kapağında şu sözler yer alır :

"Mahsun, falakadan şişmiş ayaklarıyla yeraltından çıkıp yeryüzü dünyasına karışır her sabah. bmw'yi çalmamıştır, otomobil çalmaz mahsun, sizin yaşamınızdan bir gecelik rahatlık çalar. otomobilinizin rahat koltuğunu çalar, geceleri dolaştığınız şehrin aydınlığını çalar.

bir kadın sever mahsun. bir şilep geçer kadının gözlerinden, eroin dolaşır damarlarında, kadının saçları dolaşır Mahsun'un aklına. bir tekne batar sevdiğinin yüzüne dokununca. hergün bir düş batar mahsunun denizinde, hergün yeni bir düşe inanır mahsun inatla, yaşama inandığı için."


Çıkma Ekmek Var Mı?

Evet Mahsun araba çalar.Ama sabahında çaldığı arabayı götürür aldıgı yere bırakır.Onun konforu bile emanettir.

Mahsun şarap içer...
Mahsun şarap içer çünkü şarap biraz da olsa onun içini ısıtır.Biz kalın kalın montlarımızla gezerken bile "götüm dondu bu ne soğuk" derken kendimizi sıcacık mekanlara atarken onun en lüks koltuğu izbe bir banktan ibarettir.İşte bu yüzden soğuktan dişleri birbirine vururken önce aç karınını doyurmak değil,içim ısınsın diyerek şarap almak gelir aklına.Ama bizim için şarapçı serserinin tekidir Mahsun.

Araba mı kayboldu gidip Mahsun dövülür.Tamam gerçekten o çalmıştır belki ama..Ama ne bileyim işte..

Tabutta Rövaşata'nın hikayesi şudur diyemem size,anlatamam kaba hatlarıyla,çıkaramam özetini.
Belli bir hikayesi yoktur belki sağlam temellere oturan,ama güzel olan budur zaten filmde.Sinema bize illa bir hikaye sunmak zorunda değildir.Bazen tehlikeli bir araba takibi sahnesi yerine,Mahsun'un bir tavuskuşunu kovalaması daha çok heyecanlandırabilir insanı.

Mahsun'un eroinman kıza heyecanla pamuk getirdiği sahne,güzel kızla yakışıklı erkeğin öpüştüğü vurucu bir aşk sahnesinden daha fazla etkileyebilir bizi.

Dedim ya Titanik'i batırmaya gerek yoktur iç yakan bir sevdayı anlatmak için.Göz teması bile yoktur Mahsun'un sevdasında.


Derviş Zaim,Tabutta Rövaşata ile topu doksana takarken,bizler özetine bile tahammül edemediğimiz maçı izlerken buluruz kendimizi.Kimimiz yüz çevirir yine,kimimiz gözyaşı döker önceki yüz çevirmelerine..

3 ) Eşkıya - 1996

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 19:09

3


Yılmaz Güney Etkisi

1970'lerin başında Türk Sineması daha önce hiç rastlamadığı türde filmlere sahne oldu.Beyazperde'de sadece yakışıklı adamların,güzel kadınların peri masallarını,güçlü kuvvetli jönlerin kahramanlık serüvenlerini izleyen seyirciye Yılmaz Güney,halktan insanların yer aldığı öyküler sundu.Evinde aşçı,uşak olan tipler yerine üç kuruş paraya çalışan ,arabacılık yapan,kara kuru bir adamı koydu mesela filminin merkezine.Mutlu sonla biten Yeşilçam klişelerinin daha taze olduğu o dönemlerde filmlerine en karamsar ve dolayısıyla en gerçekçi öyküleri yerleştirdi.


Yılmaz Güney'in bu gerçekçi ve evrensel sineması ile Türk Sineması bambaşka bir boyuta ulaştı.Çok daha kaliteli ve özgün filmler çıktı ortaya.Onun çıktığı döneme kadar sadece Metin Erksan'ın Susuz Yaz ve Yılanların Öcü dışında pek suya sabuna dokunmayan yönetmenler,ardı ardına "halkı" anlatan gerçek öyküler anlatmaya başladılar.


Bunların en başında da benim çok sevdiğim Ömer Lütfi Akad'ın Gelin-Düğün-Diyet üçlemesi geliyor.O dönem için Yılmaz Güney dışında pek ele alınmamış olan Türk halkının kırsaldan kente göçü ve karşılaştığı adaptasyon döneminin sorunlarını en gerçekçi diliyle anlatmaya başladı usta yönetmenler.Ve Yılmaz Güney'in yaktığı bu kıvılcımla 70'lerden 80'lerin sonlarına kadar pek çok güzel iş çıktı ortaya.Her ne kadar ihtilal dönemlerinin yaşandığı ve baskı rejimlerinin arttığı günlerde bu filmlerin sayısı en aza indirgense hatta yok edilse de ortaya hatrı sayılan güzel işler çıktı.

Yılmaz Güney'in önünü açtığı bu kapıdan girenler içinde 80'lerle beraber film çekmeye başlayan Yavuz Turgul da yer aldı.Yavuz Turgul'un ilk işi Türkan Şoray,Bulut Aras,Şener Şen,Adile Naşit,İlyas Salman,Erdal Özyağcılar,İhsan Yüce gibi büyük oyuncularla kalabalık kadroya sahip harika film "Sultan"ın senaryosunu yazmak oldu.Film her ne kadar kalabalık kadrolu aile komedisi gibi görünse de basbayağı köyden kente göçün ve etkilerinin irdelendiği,halktan bir hikayeydi.(Bu filmde özellikle Şener Şen'in Bakkal Bahtiyar tipine hastayım-toğan erteği teti bana)

Daha sonra 1984'de Müjde Ar'lı Fahriye Abla ile ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Turgul 1987'de Türk Sinema Tarihinin belki de en güzel filmine imza atacaktı.Köyünden kalkıp şarkıcı olmak için İstanbula'a gelen Ali Nazik'in yolunun,bir İstanbul beyefendisi olan Muhsin Bey ile kesişmesinden yola çıkan öykü,Uğur Yücel ve Şener Şen'in harika oyunculuklarının ve Yavuz Turgul'un harika senaryosu ve yönetimiyle başlı başına bir şaheserdi.Muhsin Bey'e çok da girmek istemiyorum açıkçası.Başlı başına bir yazıyı hakediyor zira bu müthiş film.

90'lara gelindiğindeyse Türk Sineması daha önceki yazılarda belirttiğim gibi bir buhran geçiriyordu.Kimse doğru dürüst film çekmiyor;çekenler de "sanat filmi yapma" modası ile abuk sabuk işlere imza atıyordu.

Tüm bu olumsuzluklarla birlikte Türk Sinema izleyicisi artık beyazperdeye küsmüş,kimse sinemada Türk Filmi izlemez olmuştu.Hatta bu da bir moda yaratmış,"Türk filmin gidilir mi lan" gibi bir hava oluşmuştu.

İşte Yavuz Turgul bu dönemde devreye giriyor ve 10 yıl öncesindeki ekibine "çocuklar çeteyi yeniden topluyoruz" diyordu.Muhsin Bey'den Şener Şen'i,Uğur Yücel'i ve Sermin Hürmeriç'i alıp Eşkıya'lığa geri dönüyordu.

İstanbul beyefendisi Muhsin Bey'i Eşkıya Baran'a,Ali Nazik'i de İstanbul'un yeni nesil delikanlısı Cumali'ye çeviriyordu.Ve bu ekip Türk Sineması ile Türk Seyircisinin barıştığı bir milat olacaktı.

Eşkıya

Eski bir eşkıya olan Baran'ın hapishaneden çıkması ile başlar filmimiz.Baran önce köyüne döner ama;köyünün yerinde yeller esmektedir.Kalan sadece kendi tabiriyle "köyün delisi" olan yaşlı bir teyzedir."Benimle gel seni burda kurtlar kuşlar kapar" dediği teyzeden "kurt kuş bizdendir,kötülük başkalarından gelir" cevabını alır Baran.
Kendisini ihbar eden adamın yanına gittiğinde de aslında bu sözün ne kadar doğru olduğunu anlayacaktır.Onu ihbar eden en yakın arkadaşı Berfo'dur.Kendisini hapse koydurttuğu yetmezmiş gibi onun tek aşkı Keje'yi de babasından almış ve İstanbul'a kaçmıştır.
Baran,atlattığı bu ilk şoktan sonra İstanbul'a hem Keje'yi son bir kez de olsa görme ümidi ile hem de Berfo'dan hayatının kaybolan 30 yılının hesabını sormak için yola koyulur.


İstanbul'a gitmek için bindiği trende Cumali adında bir gence rastlar.Cumali'nin "yolculuk nereye amca" sorusuna "İstanbul" diye cevap veren Baran'a "hah bir sen eksiktin zaten" diyerek laf sokması ile başlayan bu yolculuk,bir arının bir çiçeğe konma düşü ile sona erecektir.

İnce Cumali ve Eşkıya

Eşkıya,Yavuz Turgul'un Mustafa Altıoklar'ın "İstanbul Kanatlarımın Altında" ile yakmaya çalıştığı ama sanat filmi kaygısı ve Türk seyircisinin beğenilerinden uzak tarzı ile beceremediği ateşi cayır cayır alevlendiren bir film.

Cumali'nin ağzından dinlediğimiz "Babam Yılmaz Güney i çok severdi,onun gibi konuşup onun gibi yürürdü,bana da İnce Cumali filminden dolayı bu ismi verdi" sözleri ile Yılmaz Güney'in açtığı bu yola bir saygı duruşunda bulunuyor usta yönetmen.


Yılmaz Güney sinemasının başlangıç filmlerinden olan İnce Cumali'ye yaptığı bu gönderme ile Yavuz Turgul,Güney'in açtığı yolda giderken onu tekrar etmeyecek kadar da özgün bir iş çıkarıyor ortaya.

Yeni İstanbul Yeni Dünya

Filmde başarılı senaryonun yanında özellikle karakterlerin özellikleri ve mekanlar da dikkat çeker.Cumali'nin kaldığı otelin Sevişgen Saldıray Ağbi olarak tanıdığımız Settar Tanrıöğen tarafından başarıyla canlandırılan eşcinsel Kız Naci tarafından idare edilmesi,otel sakinlerinin eski bir İstanbul beyefendisi olan ve Hukuk okuduğu halde oyuncu olmak istediği için babası tarafından evlatlıktan reddedilen Kayhan Yıldızoğlu'nun canlandırdığı Artist Kemal,ve Andre Mishkin adlı bir gayrimüslim olması da altı çizilmesi gereken bir detaydır.Ayrıca Güven Hokna'nın canlandırdığı hayat kadını Sevim de otelin sakinlerindendir.


Yavuz Turgul oteli adeta bir İstanbul şablonuna çevirmiştir bu seçimlerle.Özellikle bir plan vardır ki filmden bahsetmeden olmaz.Yeşim Salkım'ın oynadığı Emel'in Cumali'nin tabiriyle "vermek" için otele gittiği sahnede usta yönetmen bir dış plan sunar bizlere.Otelin en alt katından yukarıya doğru usul usul çıkarır kamerasını.
En alt katta adeta bir tarih abidesi olan ve film çekildiğinde 87 yaşında olan Nejdet Mahfi Ayral'ın canlandırdığı Andre Mishkin'i görürüz.Satranç tahtasında mağlup olmak üzere olduğu bir probleme bakmaktadır.Gayrimüslim olan Andre Mishkin artık azınlıktan da azdır bu memlekette.


Onun bir üstünde Artist Kemal kendini asmak için ipi boynuna dolamaktadır.Onun da zamanı gelmiştir artık.O da azınlık kalmıştır artık bu yeni İstanbul'da.Kalmamıştır artık bir İstanbul Beyefendisi olgusu.Ve bu son İstanbul Beyefendisi göçüp gitmelidir bu şehirden.


Bir üst katta Cumali ve Emel sevişmektedir.Emel'in ağzından az önce dökülen "Çok pis bir dünya bu be" sözü filmin sonlarına doğru nedenini belli edecektir.

En üstte ise Eşkıya ve Sevim şehri ve yıldızları izler dürbünle.Şehirden,günahlardan,bu yeni İstanbul'un ve bu yeni pis dünyasından soyutlanmış bir bakıştır bu.


Turgul,bu karakterleri ve bu mekanlarıyla sadece yeni İstanbul'un değil Yeni Dünya'nın da şablonunu çizmektedir.Eşkıya'lar yani "yol kesen,haraç alan,dağlarda yaşayan,senin benim gibi insanoğulları" artık eskide kalmıştır.Artık eşkıyalar dağa çıkan değil şehirde yaşayanlar olmuştur.

Emel'in dediği gibi pis bir dünyadır bu ve bu dünyada,şehrin her yerine yayılmış,suç dolu sokaklarda,kurt gibi cirit atan ve adam olabilmek,hayatta kalabilmek için şehir eşkıyası olmaktan başka çare yoktur.

Gerçek Aşk

Eşkıya altını çizdiği tüm bu söylemlerin yanında çok da güzel bir aşk filmi.Hatta aşka yeni bir anlam,yeni bir tanım katan bir film.Baran-Keje-Berfo ve Cumali-Emel-Sedat üçgenlerinde geçen "gerçek aşk" kavramının hangisine "budur" diyeceğini bilemiyor insan.

Aşkı için bir adamı kandırabilen,sevdiğini kurtarmak için onunla yatabilen türlü oyunlar oynayan Emel mi,her türlü yalanı söyleyebilen,sevdiği kadın için en tehlikeli adama kazık atmayı göze alabilen,tüm risklere giren,sabırla onu bekleyen Cumali mi yoksa sevdiğine kavuşmak için başkasıyla olmasına göz yumabilen,ama ağzına tabanca sokulduğunda "al senin olsun" diyen Sedat mı..


Yoksa 30 sene mahpus damında yatan,verem olan,kan tüküren ama onu bir kez görebilme uğruna hayatta kalan Baran mı;sevdiği kadın için en yakın arkadaşını satan,bin tane günah işleyen,onun için cehennemde yanmayı göze alan Berfo mu;ya da sevdiği adam için 30 sene ağzından tek söz çıkmayan,tüm işkencelere dayanan Keje mi daha büyük aşıktır.

Film bu aşkları bize anlatırken Türk Sinemasının da gördüğü en güzel iki tiradı arka arkaya sunuyor seyirciye.Önce merhum sanatçı Kamuran Usluer'in Baran'ın "bana niye ihanet ettin" sorusuna verdiği cevap,ardından da Baran'ın 30 yıl sonra ilk kez gördüğü Keje'den konuşmasını istediği sahne arka arkaya sarsıyor izleyiciyi.




Derdo Ölem


Eşkıya Türk Sineması adına yaptığı tüm bu katkıların yanında bir de literatürümüze "Soundtrack" kavramını sokma başarısını göstermiştir.Filmin içine işleyen Erkan Oğur'un müthiş çalışması o döneme kadar eşine rastlanmamış bir başarı kazanmış ve hala dinlenen bir albümün ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Filmle özdeşleşen Erkan Oğur'un mükemmel "Fırat Türküsü" yorumu o dönem hayli ses getirmişti.Ayrıca "Seyreyle Güzel" ile biz özenti yeni nesile bir ilahiyi dinletme başarısı göstermişti bu büyük adam.Tüm bunlara Uğur Yücel'in Karanlığın İçinden katkısını da eklemekte fayda var.



Son söz olarak Eşkıya Türk sineması ve izleyicisi adına geçmişin bir özetini çıkarmış,gelecek Türk sinemasının da kapılarını açmıştır;film bunu yaparken de ne geçmişten kopya çekmiş ne de geleceği kurmanın havasına girmiştir.

4 ) Gemide ve Laleli'de Bir Azize - 1998-1999

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 18:55

6

*Bu yazı filmlerle orantılı olarak sıkıcı,bunaltıcı ve filmler kadar şiddet ve küfür içermektedir.

Yeni Sinemacılar

1998 yılında Serdar Akar,Önder Çakar ve Sevil Demirci tarafından kurulan Yeni Sinemacılar 90'ların ikinci yarısında yeniden uyanan Türk sineması'nda auteur;yani kendi dilini oluşturabilen akımın öncülerinden oldular.Gemide ile başladıkları serüvenlerinde sırasıyla Laleli'de Bir Azize,Yer Altında Dünya Var,Dar Alanda Kısa Paslaşmalar,Maruf ve Takva'yı çektiler.Oluşturdukları bakış açısı nedeniyle bu listeye Serdar Akar'ın Barda'sını da eklemek mümkün.
Yeni Sinemacılar kendi cümleleriyle "Ne eski Yeşilçam geleneklerine saplanıyor, ne de Batılı trendleri kopyalayıp üzerine yapıştırıyordu" ve bu tanımlamadan dolayı da yeni bir dil oluşturmaya çalışıyorlardı.Oluşturdukları bu yeni dilin en somut örneği ise ilk filmleri Gemide idi.

Gemide

Dumandan bir Gemide yazısı ve "Bir memleket gibidir gemi... herşey düzenli ve kontrol altında olmalıdır... kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara... " cümlesi ile başlar Gemide.
Atmosferi itibariyle o güne kadar Türk seyircisinin pek alışık olmadığı bir giriştir bu.


Mahallenin Muhtarları adlı yıllar süren gudik dizinin bir o kadar gudik karakteri Temel'i olarak bilip nefret ettiğimiz Erkan Can'ın ağzından duyduğumuz bu cümle ile irkilmeye başlarız daha filmin başında.Temel'i,esrar çeken bir adam olan İdris Kaptan olarak sunar bize yönetmen.Mekan boğucu bir atmosfere sahip leş bir gemidir.Geminin sakinleri,ki onlara sakin demek pek de doğru değil aslında,İdris Kaptan geminin baş şeyi,mesela başbakanı gibidir.Kamil onun en kıyak yardımcısı;Boksör ile Ali ise bir nevi bakanlardır.
Boksör'ün başlarına saracağı dertlerle geminin düzeni bozulmaya,Kaptan'ın da otoritesi sarsılmaya başlar.Film başbakan İdris Kaptan'ın iktidarının çatırdamasını,yavaş yavaş kontrolü kaybedip ne yapacağını bilemez hale gelişini anlatır bizlere.

Gemide Dili

Gemide,daha açılış sahnesiyle bangır bangır bağırmaktadır "bu size daha önce anlatılanlara pek benzemeyen bir deneyim olacak" diye.Daha filmin başında seyirciye gösterilen esrar çekip ahkam kesen Kaptan karakteri ve Boksör'e bakmak için güverteye çıkıp kusan ve ağzında salyalarıyla kameraya dönen Ali ile bunun gerçekten da daha önce bize gösterilenlerden çok farklı olacağını hissederiz.

Gemi,dış dünyadan kopuk,Kaptan'ın da söylediği gibi başlı başına bir memlekettir.Bu memleketin de dış dünyadan ayrı bir sistemi ayrı bir düzeni ve ayrı bir de dili vardır.Bu dil bizim normal hayatımızda pek aşina olmadığımız bir dildir.Filmde her iki cümleden birinin küfür olması da bu dilin gereğidir.

Filmin baş karakteri olan Kaptan'ın her sözünün içinde şimdiye kadar beyazperdede rastlamadığımız küfürlerin olması,kötü adamların bile TDK onaylı sözcüklerle konuştuğu,ağızdan en ufak bir tukaka sözün çıkmadığı Türk sinemasında bir ilktir.Bu küfürler her ne kadar belli bir kitleyi rahatsız edecek düzeyde olsa da filmin anlattığı hikayenin inandırıcılığı ve karakterlerin gerçekçiliği açısından çok büyük bir adımdır.

"Nasılsın kaptan başın ağrıyor mu" diye soran Kamil'e "Off Kamil kafamın içinde filler sikişiyor" diyen bir kaptan vardır filmde.Böylesine basit bir diyaloğu bile küfürle sunan film aslında anlatılan hikaye,çok da şatafatlı olmamasına rağmen bu gerçekçi karakterleri ve boğucu atmosferiyle şimdiye kadar rastlamadığımız bir düzeye ulaşır.

Filmin sonlarında içine düştükleri durumu çözmeye çalışan Kaptan ve Kamil'in aşağıdaki videodaki diyalogları,içinde barındırdığı "kötü" sözlere rağmen seyirciye Türk sinemasının en önemli tiratlarından birini sunmaktadır.



İki lafından biri "a.ına koyum" olan insanların yaşadığı bir ülkede çekilen Gemide filmi "küfürlerle dolu iğrenç bir film" değil "küfürlerin gerçeklik kattığı iğrençlikleri anlatan" gerçekçi bir filmdir.

Yeni Sinemacılar kendi oluşturdukları bu gerçekçi sinema dilini,Serdar Akar'ın Gemide'sindeki "filme özgü" dilden taviz vermemesi sayesinde oluşturmuşlardır.Böylece Gemide ile Türk sineması bambaşka bir sinema dili ve bambaşka bir gerçekçilik yakalarken,Erkan Can gibi yıllarca saçmasapan bir televizyon dizisinde harcanan bir oyuncuyu Türk sineması'na gerçek anlamda kazandırmıştır.Erkan Can'ın oynadığı Kaptan karakteri "role hayat vermek" tabirine tam anlamıyla oturan bir iştir.

Gemide bu özgünlüğün yanında yine pek alışık olmadığımız bir tarzı da getirmiştir sinemamıza.İç içe geçen çapraz hikaye kavramı ile film içinde iki hikayenin çakışması ortaya çıkmış ve "Laleli'de Bir Azize" doğmuştur.

Azize : Bir Laleli Hikayesi


Laleli'de Bir Azize,Gemide filminde şahit olduğumuz olayların bir diğer tarafından anlatır hikayesini.Serdar Akar'ın kendi tabiriyle "madalyonun öteki yüzüdür" film.Her ne kadar nette aradığım afişlerin hemen hemen hepsinde filmin Serdar Akar tarafından yönetildiği yazsa da filmin asıl yönetmeni şimdilerde televizyon dizileriyle tanıdığımız Kudret Sabancı'dır.

Laleli'de Bir Azize,Gemide'de gördüklerimiz esnasında karada olanları bize anlatmaya çalışır.Bunu yaparken de Serdar Akar'ın önünü açtığı kulvardan özgürce ilerlemeye çalışır.

Azize'nin hikayesi,tek mekanda geçen ve tekdüze bir hikayeye sahip Gemide'ye oranla daha fazla imkana ve zenginliğe sahip olabilecek bir esneklikte iken,Kudret Sabancı'nın özgün olma endişesi ve çorbaya dönen teknik denemeleri ile adeta bir hayalkırıklığına dönüşmüştür.
Sabancı labirentin içine hapsettiği bir deney faresinin önüne 7-8 tane peynir koymuştur.Peynirlerin bu kadar fazla olmasıyla da film haliyle yavan bir hal alır ve Gemide'nin kendisine bıraktığı sorulara cevap bulmaktan başka bir işe yaramaz.

Gerek yönetmenin başarısızlığı gerek çok sevdiğim Uğur Yücel'in Gemide tabiriyle "kafa siken" müziği,gerekse kurgunun ve görüntü yönetiminin haddinden fazla kötü olmasıyla Gemide'nin yanında fazlasıyla sönük bir film olarak yer alır.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen özellikle Hacı karakterinin ortaya çıktığı sahnelerdeki çekim tekniğini çok beğendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Bu filmin benim için "90'ların en iyi filmleri arasında yer almasının tek nedeni ise Gemide'den ayrı tutulmaması ve onun soru işaretlerine cevap vermesi diyebilirim.

Son olarak da Yeni Sinemacılar'ın Gemide ve Azize ikilemesi ile başlattıkları bu yeni türün her ne kadar Dar Alanda Kısa Paslaşmalar Maruf gibi kötü örneklere imza atsalar da Türk sineması adına yepyeni bir bakış açısı oluşturduğunu ve bu yeni bakışın sinemamıza farklı bir zenginlik kattığını düşünüyorum.

5 ) Fikrimin İnce Gülü (Sarı Mercedes) - 1992

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 03:22

10


Fikrimin İnce Gülü
ya da bilinen bir başka adıyla Sarı Mercedes,Türkiye'de değeri yeterince bilinmeyen Tunç Okan'ın çektiği üç filmin sonuncusu.
Adalet Ağaoğlu'nun aynı adlı romanından uyarlanan film,ki romanı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum,aslında 1987 yılında yapımına başlanmış;ancak olanaksızlıklar nedeniyle 1992'de tamamlanmış.Ben de biraz da olsa hile yapıp filmi 90'lar filmleri arasında değerlendirmek istedim.Aslında film benim için 90'lar filmleri içinde ilk ikide yer alacak değerdedir,ancak 87'de çekilmeye başladığı için 90'ların en iyi filmi demek pek de içime sinmedi.

Türk Edebiyatı'nın yaşayan efsanelerinden Adalet Ağaoğlu'nun Fikrimin İnce Gülü romanı bana göre gelmiş geçmiş en güzel yol hikayelerinden biridir.Almanya'da işçi olarak çalışan Bayram'ın sarı mercedesi ile köyüne yaptığı yolculuğun anlatıldığı kitap,Kenan Evren Paşa ihtilali sırasında toplatılan eserlerdendir malesef.
Bu harika yol hikayesinin aslında oldukça zor yapısını,filmine başarıyla oturtan Tunç Okan,Türkiye'de yine malesef yasaklanan Otobüs ve Cumartesi Cumartesi'den sonra Sarı Mercedes'i çekerek kısa filmografisi ile Türk sinemasının en önemli yönetmenlerden biri haline gelmiştir.

Ortaya çıkan bu mükemmel filmde,Anayurt Oteli'ndeki Zebercet rolü ile simgeleşen usta oyuncu Macit Koper'in mükemmel senaryo çalışmasını da göz ardı etmemek lazım.Zira bana göre bir romanı senaryolaştırmak,özgün bir senaryo yazmaktan çok daha zor bir iştir.

Balkız ve Bayram

Film,Almanya'da çöpçü olarak çalışan Bayram'ın,iş çıkışına gelen etine dolgun Türk kızının Bayram'a "aldın mı sonunda" demesiyle açılır.Bayram'ın aldığı ise,cevap bile vermeden gururla işaret ettiği Mercedes marka bir otomobildir.Hayali olan arabaya sarı renginden dolayı "Balkız" adını veren Bayram,daha ilk günden Balkız'ın sayesinde balık etli ablayı tenha bir araziye götürür.Kıza,yeni aldığı arabası ile ertesi gün Türkiye'ye götürme sözü verir.Ama sonra Bayram'ın sesinden "ne yani bi kere verdi diye o kadar eşyayı bi de onun koca götünü mü taşıyacağız" cümlesini duyarız.


Bayram'ın burda kızın koca götünden çok Balkız'ın rahatını düşündüğünü anlarız.Zira kız arabaya ilk bindiğinde "daha bir kılıf bile alamadık,sen de böyle oturursan" diyerek sitem eder.
Yeni aldığı ayakkabısına basılan çocuk gibidir Bayram.Kızı eşyaları ile şehrin göbeğinde geride bırakıp Türkiye'ye doğru yola koyulur.
Bu yolculuğa sevgilisi ile çıkmış gibidir.Arabaya,uzun zaman sonra vuslata erdiği sevdiği gibi hitap eder.Daha ilk yola çıkıştan itibaren Bayram için ben yoktur,biz vardır.Edirne'ye girdiklerinde park ettiği arabasına hafifçe yanaşan bir adamla kavgaya tutuşur."Kadının yanında düzgün konuş,nikahlı karım bu benim" diyen adama "Bu araba da benim nikahlım sayılır" diyecek kadar dişi figürü olarak görür Balkız'ını.

Yol ilerledikçe şimdilerde Lost dizisi ile aşina olduğumuz ama o dönem Türk Sineması'nın pek de alışık olmadığı "flashback" tekniğini kullanır Tunç Okan.Bu geriye dönüşlerle anlarız ki Bayram daha çocukken aşık olmuştur bal rengi arabaya.Köylerine gelen ve krallar gibi karşılanan bir "alamancının" hem arabasına hem de gördüğü muameleye vurulmuştur daha o zaman.Öksüz olan ve amcasıyla yaşayan,hayatı boyunca adam yerine konmayan Bayram için artık tek amaç o renkte bir arabaya sahip olmak ve köyüne öyle bir giriş yapmaktır.Sırf bu yüzden yakın arkadaşı İbrahim'in evraklarını kendi evrakları gibi göstererek Almanya'ya gider.


Otobüs'ten Mercedes'e

Fikrimin İnce Gülü,Bayram rolündeki İlyas Salman'ın oyunculuk adına ders verdiği bir film.Kariyerinin en başarılı işine imza atıyor kendisi.Bayram'ın Balkız'a olan saplantısını yol boyunca yaşadığı kabuk değişimini birebir yansıtıyor izleyiciye.
Tunç Okan,Otobüs filminde Avrupa'ya giden Türk işçileri bir kozanın içine,otobüse hapsetmişti anlattığı öyküde.Köylerinden çıkıp gittikleri bambaşka bir ülkenin,dillerini dilmedikleri bambaşka insanlarla dolu şehrinde,bir otobüse hapsolan bir grup insanın öyküsüydü bu.
Okan,Fikrimin İnce Gülü'nde ise otobüs kozasındaki bu adamların kelebeğe dönüşmeye çalışan halini,Bayram'ı anlatıyor bizlere.Kelebeğin ömrü misali kısa süreliğine de olsa Bayram,Bayram Bey olmak istiyor.Bunu da ancak Balkız'ı ile başarabileceğine inanıyor.Sarı renkli bu Mercedes onun için Balkız'a;desenli kanatlara dönüşüyor.Daha doğrusu Bayram,dışardan öyle göründüğünü sanıyor. Gümrük memurunu oynayan Serra Yılmaz'ın ağzından dökülen "şu sidik renkli arabadaki herif" lafından anlaşıldığı üzere de Sarı mercedesin desenleri Bayram'ın kanatları gibi durmuyor pek.


Köye Dönüş

Bayram'ın suç üzerine kurulu hayatının merkezidir aslında gitmek istediği köyü.Sırf adam yerine konmak için kaçıp gittiği ama;ardında kandırılmış insanları bıraktığı köyü,onun yalanlarının bilindiği kaynağın ta kendisidir.Ama Bayram,sarı mercedesi ile bu kaynağa ilerlerken,sanki görünmez olacakmışçasına ya da arabası onun tüm günahlarını kamufle ediyormuş gibi yol alır.Ama yol aldıkça yalanlarıyla yüzleşmek zorunda kalır.O yalanlarıyla yüzleşip gerçeğin acı tadına,günahlarının yüzüne çarpmasına maruz kaldıkça,iç dünyasında yaptığı bu yolculuk Bayram'ın dış dünyası haline gelen Balkız'ı da vurmaya başlar.Köye yaklaştıkça hem Bayram hem de Balkız giderek sona doğru yaklaşırlar.Bayram'ın arabası külüstür hale geldiğinde bile " Amma sağlam arabaymış başkası olsa yürüyemezdi bile" diyişi de bir bakıma kendi vicdan azabına rağmen ayakta kalışına bir övgüdür.

Fikrimini İnce Gülü,İlyas Salman'ın Bayram'a hayat veren muhteşem oyunculuğu,Macit Koper'in senaryo nasıl yazılır diye ders verdiği müthiş senaryosu ve sadece üç film çekerek Türk izleyicisinin damağında tarif edilemez bir tat bırakan Tunç Okan'ın muazzam yönetmenliği ile Türk Sineması'nın yüzaklarından biri.Naçizane tavsiyem önce Adalet Ağaoğlu'nun kitabını okuyup,akabinde filmi izlemenizdir.

Son olarak yutubta buldugum,iki sahneyi paylaşmak istiyorum.

Bok Ettin Bayan




Gaz Ver Ağbi Devam Et
*Bu değnekçi rolündeki ağbiyi bulana veya getirene yüz bin lira veriyorum.

6 ) Ağır Roman - 1997

Posted by her boku bilen adam | Posted in , , | Posted on 16:01

6

Her ne kadar kendisinden ve yapacağı diğer işlerden daha sonra nefret edecek olsam da Mustafa Altıoklar'ın 1996 yılında çektiği İstanbul Kanatlarımın Altında filmini çok sevmiştim.Kafayı Osmanlı Tarihi ile bozmuş olduğum gerçeğinin bunda payı büyüktü elbette.Film aynı zamanda sinemada izlediğim ilk Türk filmi olması özelliği ile de sicilimde yer alır.
Eşkıya'nın başlattığı uyanıştan bir kaç ay evvel vizyonda olan bir filmdi İstanbul Kanatlarımın Altında ve açıkça söylemek gerekirse Eşkıya'nın o uyanışı yaratmasında da epey bir pay sahibi olduğunu söyleyebiliriz.

İstanbul Kanatlarımın Altında ile o döneme göre hatırı sayılır bir başarı yakalayan Mustafa Altıoklar,aradan çok da zaman geçmeden Ağır Roman'ı çekmeye başlar.Metin Kaçan'ın aynı adlı romanından uyarlanan film her ne kadar Mustafa Altıoklar'ın bazı yerlerde sırıtan hatalarına sahip olsa da,benim açımdan 90'ların en iyi filmleri arasında yer alır.Zaten bir yerde de hata bulmasak,bir şeye de kulp takmasak olmaz.


Bir Vurgun Bu Sevda.mp3 - Agir Roman


Sana Göre Tayyare Bize Göre Kolera


Film bir Roman mahallesi olan Kolera'da geçmektedir.Mahallenin yeniyetme delikanlısı Salih'in daha sonra adının Adam Mickiewicz olduğunu öğreneceğimiz,İstanbul'da yaşamış Polonyalı şair bir ağbimizin heykelinin elini çaldığı sahne ile açılır.

İstanbul'da koleradan ölen Mickiewicz elini,kolera'dan ölecek olan Salih'e kaptırır filmin başında.

Savaş Dinçel'in adeta döktürdüğü "Berber Ali" nam-ı diğer Alekooo,Salih'in babasıdır.Berber Ali'ye göre artık eski delikanlılık kalmamıştır.Arap Sado,onun delikanlı tabirine uyan son adamdır.Ali'nin ağzından dinleriz ki Arap Sado,Jilet Niyazi'nin yetiştirmesidir ve yolda yürüyüşünden,yapacağı icraatin seçimine kadar "harbici" olmayı,zenginden alıp fakire vermeyi hep ondan öğrenmiştir.Ama artık "Alem göt olmuştur"


Mahallede Reis'in önderliğinde yavaş yavaş kofti delikanlılar türemeye başlamıştır.Salih ise Arap Sado'yu kendine örnek almış,onun yolunda ilerlemek isteyen yeniyetmelerdendir.Salih'in devrimci ağbisi ise Kolera'dan nefret eden ve bir an önce cehennem olarak gördüğü bu yerden gitmek isteyen bir gençtir.Kardeşi Salih'e de beraber gitme teklifinde bulunur ama Salih Kolera'ya kapılmıştır bir kere.


Berber Ali'nin evine kiracı olarak yerleşen Tina'nın mahalleye taşınması ile Salih'in ve tüm Kolera'nın da kaderi çizilir.İlk görüşte aşık olduğu Tina'ya kendini fena kaptıran Salih,Kolera sakinlerinin hiç ölmeyecek sandıkları yılların kabadayısı Arap Sado'nun kalleşçe öldürülmesinden sonra delikanlılığın şerefini korumaya çalışacaktır.

Ağır Bir Roman

Türk sinema tarihinin enteresan filmlerinden biri Ağır Roman.O döneme kadar seyircinin pek alışık olmadığı ağır bir dili var filmin.Ağırdan kastım,daha önce genel olarak kaçınılan küfür,argo gibi sokak ağzı bir dilin kullanılması.Her yerde küfredip,kendimiz küfür duyduğumuz zaman da ayıplayan bir millet olduğumuz için daha önce bu tip bir örnekle karşılaştığımız söylenemez.Bir kenar mahalle filminde genelde istanbul türkçesi ile ya da göze batan Anadolu lehçeleri ile konuşulduğu için samimiyet açısından güzel bir başlangıç diyebiliriz.Filmi ve romanı akıcı kılan ve "ağır olmaktan" kurtaran bu ağır dil filmin tadına tat katıyor.


Ayrıca Metin Kaçan'ın Dolapdere ve Kasımpaşa'da geçen çocukluğunun da izlerini taşıyan bir anlamda otobiyografik de bir roman.Hatta Salih'in ağabeyinin aslında Metin Kaçan olduğu rivayet edilir.
Kitap olarak da Türk Edebiyatında yazılmış en önemli eserlerden biri bana göre.Halk ağzıyla yazılmış olsa da içinde barındırdığı benzetmeler,tasvirler,göndermelerle ve şiirlerle en elit yazarları bile geride bırakabilecek bir üsluba sahip.

Filmi de romanın bu tadını hissettiriyor bizlere.
Filmden bahsetmişken öne çıkan oyuncuları da es geçmemek lazım.Savaş Dinçel'in yanı sıra Okan Bayülgen çok güzel bir Salih Portresi çiziyor.Arap Sado Burak Sergen ise insanın yanına gidip "ağbi bir isteğin var mı" deme isteği uyandırıyor.Kötü adam Reis rolündeki Mustafa Uğurlu izlerken küfrettirircesine başarılı."Oğlunuzu ibne olmaktan nasıl kurtarırsınız" eseri ile hatırlayacağımız Gaftici Fethi rolündeki Zafer Algöz ise filmin bir başka tadı.Müjde Ar'a gelince kendisini gerçekten sevmeme rağmen bu filmdeki rolünde bana göre hafif kaldığını söylemekten alamıyorum kendimi.Belki diğer oyuncuların gerçekten üst düzey performanslarından ileri geliyor bu.


Yüreğim Bir Sürgün,Varmaz Yolum Sana

İlk sahnelerden itibaren insanın için işleyen güzel müziklere de değinmeden olmaz.Özellikle Atilla Özdemiroğlu ve Aysel Gürel'in harika işleri göze çarpıyor.Hele filmle klasikleşen,Demet Sağıroğlu'nun seslendirdiği Bir Vurgun Bu Sevda insanın içine sinen bir güzellik barındırıyor.Ayrıca Cem Karaca'nın Resimdeki Gözyaşları şarkısının da bu film sayesinde tekrar hatırlandığını belirteyim.Hatta şarkının orjinalinde olmayan "yeee yeee yeee yaaaa" kısımları da bu film için yapılan düzenlemede ortaya çıkmış.Bunların üstüne bir de final sahnesinde,Yusuf Taşkın'ın sesinden can yakan "Ağla Sevdam" şarkısı belki de şimdiye kadar yapılmış en güzel Soundtracklerden birini ortaya çıkarıyor.


Şimdilik.... Ölümüne Kadar Hayattasın

Bizim gibi apartman çocuklarına,entel dantel kesime çok yabancı bir hikayeyi anlatıyor Ağır Roman.Daha mahalleler site olmamışken,kabadayılık müessesesi arabesk şarkıların içinde erimemişken,mahalleden geçerken herkesten selam alınan bir zamanda geçiyor.Saf ve temiz olduğu kadar aynı oranda pisliğin de içinden geçtiği bir mahalle kolera.
"adamın en yakın arkadaşı tekerlek olu mu lennn" diye bıçakladığı arkadaşını,gözünü kırpmadan yangına dalıp kurtaran insanların yaşadığı bir mahalle.

Bu mahalleyi ve bu öyküyü tatmakta yarar var.
Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye,
Zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın,
Raksederken mahallenin maşallahı-eyvallahı,
Güzelleş be oğluuum şimdilik ölümüne kadar hayattasın.

Şimdilik...ölümüne kadar hayattasın.