Bu ara pek bir şeyler yazamıyorum buraya. Ama en azından "Haftanın Şarkısı" ritüelini atlamayayım dedim.
Bu haftaki şarkı ilk olarak Sondre Lorche ile yaptığı düet ile keşfettiğim sonra da pek bir sevdiğim Regina Spektor'dan Fidelity.
Klibi de pek bi sevimlidir pek bi hoştur.
I never loved nobody aaaay
Always one foot on the ground
And by protecting my heart truly
I got lost in the sounds
I hear in my mind
All these voices
I hear in my mind all these words
I hear in my mind all this music
And it breaks my heart
And it breaks my heart
And it breaks my heart
It breaks my heart
And suppose I never ever met you
Suppose we never fell in love
Suppose I never ever let you kiss me so sweet and so soft
Suppose I never ever saw you
Suppose we never ever called
Suppose I kept on singing love songs just to break my own fall
Just to break my fall
Just to break my fall
Break my fall
Break my fall
All my friends say that of course its gonna get better
Gonna get better
Better better better better
Better better better
I never love nobody aaaay
Always one foot on the ground
And by protecting by heart truly
I got lost
In the sounds
I hear in my mind
All these voices
I hear in my mind all these words
I hear in my mind
All this music
And it breaks my heart
It breaks my heart
I hear in my mind all of these voices
I hear in my mind all of these words
I hear in my mind all of this music
Sinema benim için öyle patlamış mısır eşliğinde vakit geçirilen, sevgili ile karanlık bir ortam bulma amacı ile gidilen ya da "izler geçerim üzerine düşünmem" gibi bir yaklaşımla görülen bir şey olmadı hiç bir zaman.
Kendimi bildim bileli filmler izler, üzerine ahkamlar keser, eleştiriler, yorumlar; filmler hakkında kitaplar okur, izlemediğim veya bilmediğim bir film bahsi geçtiği zaman en kısa zamanda eksiğimi kapatma ihtiyacı duyarım.
Hatta öyle ki bu blogu açmamdaki en büyük amaçlardan biri de sinema üzerine sadece arkadaş sohbetlerinde kayıp giden yorumlarımı yazıya dökmek, yazı dizileri hazırlamak, izlediğim filmler hakkında ahkamlarımı kayıt altına almaktı.
Blogun başlarında bunu biraz da olsa başarmıştım da. Hatta "90'ların En İyi Türk Filmleri" adında bir seri de yapmış ve bu tip serilerin devamının da geleceğini taahhüt etmiştim. Ama sonra ne olduysa oldu pek sinema hakkında yazmaz oldum.
Bu duruma son verme isteğimi tetikleyen de geçen ay Sinema Dergisi'nin Son 15 Yılın En İyi 100 Filmi adında verdiği özel sayı oldu. Seçilen filmler, yapılan sıralama, filmler hakkında bir paragrafı geçmeyen yorumlar ciddi anlamda sinirlenmeme neden oldu ve kendi listemi yapıp blogda uzun zaman alacak bir seri yapmaya verdim. Değişiklik olarak son 15 yıl yerine süreyi 20'ye çıkardım.
Daha önce böyle bir seri yapıldı mı blog aleminde bilmiyorum. Zira burda 1990 - 2010 arasında çekilmiş neredeyse 800'e yakın film arasından seçtiğim (evet izledim hepsini) ve 120 filmden elediğim, 20'ye yakın farklı ülkeden; gerilimden belgesele 8 türe yakın toplam 100 film var.
Bu 100 filmi öyle kısa bir paragraf halinde sunmayacağım. Her film hakkında detaylı bir inceleme ve eleştiri yazısı; ayrıca filmin en önemli sahnelerinden biri, müziği ve filmden bir karakterin ayrıca incelendiği bir bölüm yer alacak.
Dediğim gibi listeyi şimdi açıklamıyorum. 100'den geriye doğru yazı yazı ilerleyeceğim. Bu kişisel bir liste olduğu için listedeki bazı filmler sizi ciddi anlamda sinirlendirebilir. "Bu filmin burda ne işi var, bu film nasıl olmaz" gibi tepkiler verebilirsiniz tıpkı benim Sinema Dergisi'nin listesini görünce verdiğim tepki gibi.
Şimdilik ortalığı kızıştırmak için bir kaç şey söyleyeyim. The Dark Knight, Forrest Gump, Braveheart bu listede yok.
Şimdi bu filmlerin olmadığı bir listeyi kaale alıp almamak da size kalmış.
Ama eminim ki bu listeye gelen sert tepkilerin yanında, bu yazı dizisi sayesinde keşfettiğiniz filmler de olacaktır.
* Seriye yeni yılla beraber başlıyorum. Onu da belirteyim.
** Sinema Dergisi'nin listesinin de okuyucular tarafından oluşturulduğunu belirteyim.
Haftanın Şarkısı'nda "Klasik müzikten hiç hazzetmem,entel dantel işi" diyen adamlara bile lafını yedirebilecek güçteki, Samuel Barber'ın ölümsüz eseri "Adagio for Strings" yer alıyor.
Amerikalı Andrew Lyon'un 2007'de Kiev'de Ukrayna Ulusal Senfoni Orkestrası ile icrası :
Şarkı hakkında duyduğum en güzel yorumsa "Platoon'da sarsar; Elephant Man'de yıkar." olmuştu. Elephant Man'i hala izlememiş olanlara da teşvik olsun bu şarkı.
Günümüz Türk Sineması'nın en büyük yönetmenlerinden (bana göre en iyisi) Zeki Demirkubuz, başyapıtlarından Kader filminin girişinde şöyle bir mesajla karşılar izleyenleri :
Değerli Ustam Zeki Ökten'e..
İşte Zeki Ökten, günümüzün en büyük yönetmenlerinden birini, kendisine film ithaf edecek düzeyde etkileyen bir yönetmendir.
Belki çoğu genç adını bile bilmez kendisinin. Peki kimdir Zeki Ökten ?
Şahsım adına konuşmam gerekirse, bugün eğer Recep İvedikler'e, Maskeli Beşler'e tahammül edemiyorsam; Beyaz Melek, Güneşi Gördüm gibi saçmalıkları yemiyorsam, işte bana o seçiciliği, o kaliteyi ayırt edebilme yetisini sağlayan adamlardandır kendisi.
Defalarca izlesem de bıkmayacağım Kapıcılar Kralı,Çöpçüler Kralı, Pehlivan, Yoksul, Düttürü Dünya gibi başyapıtlara imza atmış, bana göre Türk televizyonlarında yayınlanmış en gerçekçi ve kaliteli dizilerden "Saygılar Bizden"i izletmiştir bizlere.
Bu tip ölümlerin ardından aslında çok da fazla konuşmak istemiyorum. Az önce FriendFeed'deAzuth'a da söyledim; bir yandan artık iyice bunalıyorum yaşlandıkça sevdiğim adamların ölümüne şahit olmaktan , bir yandan da bu adamları yakalamış olmaktan haz duyuyorum.
Yeni neslin sadece Yaprak Dökümü'ndeki cadı kaynana olarak hatırlayacağı eşi Güler Ökten'e sabır dilerken, bir sinefil olarak onun arkasından , "iyi ki Zeki Ökten'in filmlerini izleyebildiğim bir zaman diliminde yaşayabilmişim" diyorum.
Şimdi yılın sonu geldi ya her yerde "2009'un enleri" diye listeler yapılır. Hiç yapmayın enler menler diye liste. 2009,Michael Jackson'ın öldüğü yıldır. Diğer yaşananlar teferruattır. Alın size tek maddelik liste işte.
Bizim gençlikte görülen en büyük sapıtmalardan biri de dalga geçilen şeylerle dalga geçe geçe onlara dönüşmek. Misal, "oha falan oldum" diye konuşan kızlarla dalga geçen ve durmadan o lafı ve benzerlerini kullanan kızlar; artık bir yerden sonra öyle kalıveriyorlar. Demet Akalın şarkısıyla dalga geçip her şarkısında coşmak gibi bir şey. Sonra da şaşırırlar "Esra-Ceyda niye kullanılıyor reklamlarda" diye.
Umut Sarıkaya ve Uğur Gürsoy gerçekten de işlerini iyi yapan karikatüristler tamam ama zırt pırt onların karikatürünü paylaşan arkadaşlar aynı kuşakta yer alan hatta aynı dergilerde görev yapan Barış Atar ( görgüsüz, angola basket takımı),Mustafa Satıcı (baltalı ilah), Serkan Yılmaz (Dudullu Postası), Cihan Ceylan gibi isimleri de hiç görmüyorlar mı ? (Basına saldırı, fotoğraf makinelerimizi kırdılar)
Hulki Cevizoğlu nereye çıksa "Atatürk diyor ki, Ecevit'in şöyle bir lafı var, Atatürk şöyle buyurmuş, Ecevit başbakanken şöyle bir cümle kurmuş vs." gibi kalıplardan başka bir şey kullanmıyor. İyi de kardeşim bırak Atatürk'ü, Ecevit'i sen ne diyorsun onu bir de artık. Hiç mi kendi düşüncen, kendi cümlen yok ? Papağan mısın sen ? Gerçi Türk Solu'nun genel yapısı bu zaten. Neyse..
Başkanı olduğu semtin her yerindeki billboardlara bin çeşit fotosunu koyup altına da "başkanımız bakımevinde, başkanımız gençlerle vb." yazdırıp tüm semti Facebook Albümü'ne çeviren belediye başkanları var.
Tim Burton-Johnny Depp-Helena Bonham Carter arasındaki ilişkinin bir benzeri Ziya Doğan-Ayman-Celalettin arasında var. Nasıl Tim her filmine Johnny ve Helena'yı koymadan duramıyorsa; Ziya Doğan da her gittiği takıma Ayman ve Celalettin'i almadan edemiyor.
2012 Londra Olimpiyatları'na sadece iki yıl kaldı, 2016, Rio'ya verildi ama benim yurdumun gerzekleri "2012 için Moskova ile çekişiyoruz, linke tıkla İstanbul'a destek ver" maillerini göndermekten bir türlü vazgeçmiyor.
Oscar Schindler Türk olsaydı yok fabrika, yok efendim tencere falan akıl oyunlarıyla uğraşmaz, bir tane yahudi bulur "arkadaş grubunu davet et" der oluştururdu listesini.
Ne depremler ne kasırgalar ne de meteorlar... Xavi - Selçuk takası olursa; ancak o zaman inanırım 2012 senaryolarına.
Artık bir Türk değil, bir Türk Tıkı dünyaya bedel hale geldi.