Fleet Foxes - Mykonos

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:49

8

Bazı şarkılar bazı albümler vardır, ilk dinleyişinizde "ee bu mu yani" dersiniz. Ama daha sonra defalarca dinledikçe o şarkının ya da o albümün tadını almaya başlar, artık o şarkıları dinlemeden duramazsınız.

Bazı şarkılar ise size daha ilk dinleyişte uzun yıllar kendini dinleteceğinin ışığını verir.

İşte bu Haftanın Şarkısı olan Mykonos da daha ilk dinleyişte "vay be bunlar da kimmiş" dedirten cinsten bi şarkı.

Seattle kökenli Fleet Foxes'ın kendi adlarını taşıyan ilk albümlerinden sonra çıkardıkları "Sun Giant" albümünden muazzam bir şarkı Mykanos.

Daha önce belirttiğim üzere animasyon klipleri pek seven biri olarak şarkının klibine de ayrıca bayıldım diyebilirim.






The door slammed loud and rose up a cloud of dust on us
Footsteps follow, down through the hollow sound, torn up

And you will go to Mykonos
With a vision of a gentle coast
And a sun to maybe dissipate
Shadows of the mess you made

How did any holes in the snow tipped pines, I find
Hatching from the seed of your thin mind, all night?

And you will go to Mykonos
With a vision of a gentle coast
And a sun to maybe dissipate
Shadows of the mess you made

Brother you don't need to turn me away
I was waiting down at the ancient gate

You go
Wherever you go today
You go today

I remember how they took you down
As the winter turned the meadow brown

You go
Wherever you go today
You go today

When I'm walking brother don't you forget
It ain't often you'll ever find a friend

You go
Wherever you go today
You go today

*Grubun MySpace sayfası için tıklayın

*Bu arada benim blog yazılarına konu ettiğim film ve müzikler için benden link isteyenler çıkıyor. Ben uğraşmayayım bununla da yorumlarda link paylaşımı yapmak isteyenler yapabilir bunu diyeyim. Ama bu paylaşımı yapana "sağol dostum emeğine sağlık" tipi yorum gelirse yakarım bu gezegeni haberiniz olsun.

Hakem De Hakem

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 06:26

13

 

Uzun zamandır futbol üzerine bir yazı yazmıyordum. Daha uzun zaman da yazacak gibi değildim açıkçası ama iki gündür gördüklerimden sonra yine  tutamadım kendimi.

Daha önce bu blogda Galatasaray'ın taraftar gruplarından ultrAslan mensupları ile, daha doğrusu ultrAslan grubuna bağlı olduklarını söyleyen birileri ile gereksiz tartışmalar yaşamıştım. Gereksiz diyorum zira; ben açık açık derdimi, kafamı neye taktığımı anlatmaya çabaladıkça "tamam kes, akıllı ol, sıkıysa yüz yüze söyle bunları" gibisinden cevaplar alıyordum ki haklarında yazı yazdığım konu gayet de eleştirilecek bir konuydu.

Gelelim beni bu yazıyı yazmaya iten asıl konumuza. Efendim malumunuz ben bir Fenerbahçe taraftarıyım bunu daha önce de dile getirmiştim. Her ne kadar geçen seneki Emre Belözoğlu transferinden sonra "ne maçını izlerim ne formasını alırım" desem de yine en keriz taraftar duygularıyla her sene formasını da alır, her hafta maçını da izlerim takımımın. İki gün önceki Diyarbakırspor maçını da izledim dolayısıyla.

Bir futbol yazısı yazıyorsak işin futbol kısmından da bahsetmemek olmaz ki kısaca değineyim. Ben özellikle Denizli maçından beri takımdaki kazanma arzusunu ve mücadeleyi beğeniyorum. Galatasaray'da görmediğim bir kazanma isteği var Fener'de bu sene. Diyarbakır maçında da kötü zemine ve Diyarbakır'ın kapanma taktiğine (gayet mantıklı buluyorum bu taktiği) rağmen; hatta golü de yediği halde takım yine sonuna kadar golü ve puanı kovaladı. Bundan memnunum bir taraftar olarak. Futbol olarak aynı şeyi söylemek mümkün değil ama çok da şey beklemiyoruz zaten o zeminde.

Asıl konuya dönmek gerekirse de maçın hakemi Koray Gençerler'i yıllardır takip ederim. Kendisi Türkiye'de adını ezbere bildiğim bir kaç yardımcı hakemden biridir. Bunun sebebi de yardımcı hakem olarak görev aldığı maçlarda santimlerle farkedilebilecek ofsaytları sezmesinden ileri gelir. Koray Gençerler başarılı bir yardımcı hakemliğin ardından Orta Hakem olmayı seçmiş ve TSL maçlarına da çıkmaya başlamıştı. O maçlarda gördüğüm yönetimlerini de yardımcı hakemliği kadar başarılı bulmamıştım. Pazar günü oynanan maçta da yine fikrim değişmedi. Yanlış kararlar verdi, pozisyonları yanlış yorumladı. Maça tam hakim olamadı kısaca özetlemek gerekirse.

Ama ben Fenerbahçe'nin maçı kazanamamasında hakemin çok da büyük bir payı olduğunu düşünmüyorum. Maçın berabere bitmesinde en büyük etken Diyarbakırspor'un benim de hiç beklemediğim disiplinli oyunuydu bana göre ki Ziya Doğan'ı da yönettiği takımları da hiç sevmem. Ama o gün Diyarbakır puan almaya geldiğini apaçık belli ediyordu.

İnanın burda şimdi bilinçli , sağduyulu taraftar ayağı yapmıyorum. Gerçekten de benim maçta gördüklerim bunlar. Ama maçın ardından gördüklerime Hıncal Uluç tonuyla "İnanamadımmm...İnanamadımmmm" diyemeyeğim malesef.  Gayet beklediğim şeyler oldu ve hakem Koray Gençerler için hemen darağacı kuruldu.

Hatta ülkemizin muhteşem gençleri hiç üşenmemişler teknolojiden, bilişim çağının nimetlerinden de yararlanmışlar bunun için. Facebook'da maç biter bitmez açılan "Satılmış Koray Gençerler" adlı muhteşem bir zeka ürünü olan grubun üye sayısı 1000leri bulmuş bile.

Bu dahilerden biri yoğun araştırmalar sonucu Koray Gençerler'in Facebook hesabını da bulmuş ve grupta paylaşmış. Paylaşırken de şöyle demiş :

Arkadaşlar  buyrun şerefsizin linki !!! kilitleyin hesabını bloke olsun!!! GÖSTERELİM CUMHURİYETİN GÜCÜNÜ!!!


Cumhuriyetin Gücü ???

Durun daha devamı var. Bu harika paylaşıma cevap yazan başka bir cengaver de şöyle buyurmuş :

ALLAH SENDEN RAZI OLSUN KARDEŞ


"Allah razı olsun valla, tam da linç edecek birilerini arıyordum iyi oldu" manasında sanırım arkadaşın söylediğinin meali.

Bunlar zaten vahim de daha vahimi gruptaki diğer yorumlar. Avatarlarında yanlarında eşleri, sevgilileri hatta çocukları ile poz vermiş bu insanların yazdıkları küfürleri hayatımda ilk kez orda gördüm diyebilirim. Hatta yanında sevgilisi ile fotosu olan biri adama "Koray senin karını s.keyim" yazmış.

En başa dönelim şimdi. Ben yine diyorum ki Koray Gençerler kötü maç yönetti ama beraberlik normal sonuç. Peki Koray Gençerler çok ama çok kötü bir yönetim gösterseydi de diyelim Fener maçı bu hatalar yüzünden kaybetseydi ne olacaktı ?

Madem ülkemizdeki anlayış, maçlardaki pozisyonları yavaş çekimde 55 kez gösterip hakemleri linç etme anlayışı, madem ülkemizin muhteşem yetenekteki(!) futbolcuları formalarını parçalayıp "ya premier lige'e bakıyorum utanıyorum bizim hakemlerden ya utanıyorum" diyor o zaman Premier Lig tarihinin en çok maç yöneten hakemlerinden olan Mike Riley'nin hem de bizim futbolcuların PlayStation'da bile oynayamayacakları Liverpool - Chelsea maçını yönetirken yaptığı hatayı göstereceğim. Gerçi artık buna hata mı başka şey mi denir siz karar verin :


mike riley from her boku bilen adam on Vimeo.

Chelsea'li Bosingwa, Liverpool'lu Benayoun'a herkesin net şekilde gördüğü üzere tekmeyi geçiriyor. Bunu herkes gibi Mike Riley'nin yardımcısı da görüp Riley'i uyarıyor. Ama Riley ne faul veriyor ne kart gösteriyor. Hem de maç Liverpool'un sahası Anfield'da, hem de dakika 90, hem de Liverpool zaten 1-0 önde.


Öncelikle şunu hemen belirteyim ki bu yukarıdaki kendine taraftar diyen denyoların tamamından fazla maç izlemişimdir. O denyoların sadece iddaa bültenlerinde gördükleri takımların maçlarını da yıllardır takip ediyorumdur muhtemelen ve onların hayal bile edemeyecekleri, ki zaten bunun hayalini kurduklarını sanmıyorum, bir SPOR bilgisine sahibim.

"Ben Premier Lig izliyorum utanıyorum bizim hakemlerden" diyen futbolcularımızın da sadece maç özetlerini, hatta sadece maçların gollerini izlediklerinden de ayrıca eminim. Neden diyecek olursanız. Her hafta Avrupa'nın önemli liglerinden en az 3-4 maç izlerim ve size açık açık söylüyorum ki Avrupa'nın değil belki de tüm dünyanın en kötü hakemleri İngiltere ve İspanya'da. 

Abarttığımı düşünenler olacaktır ama Mike Riley, Premier Lig'in en önemli hakemlerindendi ki yukarıdaki pozisyon gibi onlarca pozisyon sayarım size.

Sırf bu hafta Liverpool - Everton derbisinde Everton'lı Pienaar'ın Macherano'ya yaptığı hareketi, Blackburn'lü Samba'nın nasıl oyundan atıldığını, Bolton'un verilmeyen golünü ve maçın nasıl 0-0 bittiğini söyleyebilirim en yakın örnek olarak.

İspanya'ya dönelim. Yine en yakın örnek bu hafta oynanan Barcelona - Getafe maçını izleyenler ne demek istediğini anlayacaktır. Adeta Barcelona'nın yenilmesi için elinden geleni yapan ve 2 kırmızı kart, 1 penaltı veren hakemin ardından Guardiola'nın maç sonu açıklaması şu :

"Hakemler hakkında konuşmak sadece zaman kaybıdır. Geçtiğimiz yıl kazandığımız 6 kupayı bu hakemler görev yaparken kazandık. Beni sahada 10,9 veya 8 oyuncumuzun kalması ya da aleyhimizde 3 penaltı verilmesi ilgilendirmiyor. O zaman 4 gol atmamız gerekir."

Hadi beni geçin Nihat Kahveci geçen Lig Tv'ye "Bizim hakemler İspanya'dakilerden iyi" dedi. 

Fazla uzattım yine biliyorum ve yine biliyorum ki bizim ülkemizdeki hakemler çok üst düzey hakemler değil  hatta bildiğin kötü hakem çoğu ama kendilerine emsal gösterilenleri de görüyoruz işte.

Sen yönetici olarak hakemler hakkında her hafta atıp tut, sen futbolcu olarak her pozisyon kendini yere at, hakeme itiraz et, rakibine tekme sallayıp bir de gördüğün karta itiraz et, sen taraftar olarak kendi oyuncunun çirkefliklerini göre göre hakemlere küfürü eksik etme sonra da "bizdeki hakemler çok kötü"

Ne güzel...

Ayrıca el insaf. Hangi katilin arkasından şu nefreti duyuyor bu ülkenin insanları soruyorum ? 

Mehmet Ali Ağca'ların peşinden koşarken, Ogün Samast'ları hapislerde semirtir, evlendirirken, bu insanlara tepki gösterenleri de adam yerine koymaz "anarşik, vatan haini" ilan ederken; hadi hepsini geçtim yanındaki kıza bakış attı diye adam bıçaklarken, bir hakemi iki yanlış düdük çaldı diye anasına, bacısına hatta karısına sövmeyi nasıl içine sindirebiliyor bu millet.

"Nerden nereye bağladın be HBBA"

Ne bileyim bağladım işte.

Fenerlileri döven Fatih Akyel'e yumruk şov yaptırırken, "Azrail'in biziz Götoğlanı Fener" diyen Tümer'in formasını alırken, her Fener maçı olay olan Emre Belözoğlu'nu kaptan yaparken biz Fenerliler harikayız da iki yanlış düdük çaldı diye Koray Gençerler mi ...

Neyse anladınız işte.

Bu arada yineliyorum ki bu işin Fener'i, Galatasaray'ı yok hepsi aynı. Bizde sporsever yok. Bizde linç var, dayak var, küfür var, şiddet var. Bunun taraftarı da aynı, yöneticisi de futbolcusu da medyası da..

Zaten o yüzden hala Can Bartu'dan Metin Oktay'dan bahsedip duruyoruz.

Zaten biz Spor'un ne olduğunu bilseydik 3 gündür Koray Gençerler'i değil 3 gün sonra Vancouver'da ne olacağını konuşuyor olurduk.

* Ne uzun yazı olmuş gene. Kısa tutacam diyorum uzadıkça uzuyor. Uzun bir süre daha futbol yazmam artık.
** Guardiola'nın açıklaması Flying Dutchman 'den alınmıştır.Onun için  bu linke tıklayabilirsiniz.
*** ultrAslanlı gençlere karşı haddimi aştığım iki yazı için de buna ve buna tıklayabilirsiniz ama sakın yorum falan yazmayın zira dövebilirler beni korkuyorum.

Devics - Red Morning

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 20:51

8


Haftanın Şarkısı'nda bu hafta Devics'den "Red Morning" var.

Bir grup düşünün ki bir albümdeki tüm şarkıları neredeyse aynı güzellikte olsun. Hiç bir şarkıyı diğer şarkıdan ayırmak mümkün olmasın. Tamam şimdi "Queen, Pink Floyd vs." sayarsınız ama 2000'lerde öyle bir albümünün tüm şarkıları aynı tatta müzik yapan grup var mı ?

Bence çok yok.

İşte Devics de o albümü rahatça listenize atıp içinden hiç şarkı seçmeye gerek bırakmayan gruplardan biri. Atın listeye hiç kalkmayın ikide bir şarkı değiştirmek için. İçiniz rahat olsun.

Devics'in kliplerinin de şarkıları kadar başarılı olduğunun da altını çizeyim.




Streams of streets that seem to change you
But you know they'll always find you
No one ever really knows you
In light of the heart
That beats over your head

Until you listen to it
Until you run right to it
There's no right way to do it
It's the light of the heart
That beats over your head

Turn up the stereo
I can't hear when you talk so loud
I wanna go where ever it goes
I wanna be there in the red, red, red morning
I wanna be there in the red, red morning

You've found places to stimulate you
But you know they'll never change you
You could run forever
And find that the heart
Still beats over your head

Turn up the stereo
I can't hear when you talk so loud
I wanna go where ever it goes
I wanna be there in the red, red, red, morning

Grubun resmi sitesi için bu linke, myspace sayfaları için de bu linke tıklayabilirsiniz.

100 - Noviembre

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 22:58

25

"Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi" adı altında bir seriye başlayacağımı duyurmamın üzerinden 1 ayı aşkın bir süre geçti. Planım 2010'a girer girmez bu seriye başlamaktı. Ama araya başka şeyler girdi; listede yeni düzenlemelere gittim (Türk filmlerini çıkarmak gibi) , bu arada henüz izlemediğim bazı filmleri izledim ki listeye kafadan girenler de oldu o  filmlerin arasından.

Ve sonuç olarak 1990 - 2010 tarihleri arasında çekilmiş en iyi 100 film listem şekillendi ve yazı dizisine de başlamak için bir engel kalmadı. Daha önce de belirttiğim gibi 100 filmi size liste halinde sunmak yerine her film için ayrı bir yazı, ayrı bir inceleme olacak bu listede.

Çok da araştırmadım ama bloglarda yapılmış en uzun ve en kapsamlı yazı dizisi olabilir bu.

Efendim "listede niye Türk filmi yok" diyenler olacaktır. Daha önce açıkladım yine söyleyeyim. Türk Filmleri için ayrı bir yazı dizisi daha olacak ki zaten "90'ların En İyi Türk Filmleri" serisi ile başlamıştım ona da.

Bu seriye dönecek olursak ufak bi kaç bilgi de vereyim. Her filmin yazısında filmin afişi, fragmanı, filmin önemli sahnelerinden biri, filmin en güzel şarkısı gibi bölümler yer alacak. Bunlar daha sonra kendimden ve okuyuculardan gelen tepkiler doğrultusunda eksilebilir ya da çoğalabilir bakalım.

Sözü daha fazla uzatmadan hemen serinin 100. sırasındaki filmden başlayalım.

Filmimiz 2003 tarihli bir İspanyol filmi olan NOVIEMBRE yani Türkçe adı ile KASIM



Fragmana bakıp da filmi, simgelerle doldurulmuş, entel kabızlıkta bir film sanmayın sakın. Film gayet yerinde göndermelerle dolu, ne anlatmak istediğini ve nasıl anlatmak istediğini gayet bilen çok sağlam bir duruşa sahip bir yapım.

Bu uyarıyı yapmamın nedeni de özellikle bizim sinemamızda kullanılmaya çalışılan üslup nedeni ile insanların gözünde "sanat filmi" denen kavramın ucuz materyallerle doldurulmuş en kaba tabirle "özenti" filmlere dönüşmesi.

Noviembre yukarıda da dediğim gibi bunu yapmıyor.

Filmin anlatmak istediği şey yönetmen Achero Manas başta olmak üzere tüm ekibi tarafından tamamen sindirilmiş ve bunu yansıtmaları da o derecede başarılı. Dolayısıyla sindirilen bu düşünce, izleyiciye bizdeki entel kaygılar gibi değil; gayet yerinde bir dille aktarılıyor. Bunda büyük paylardan biri de filmin yer yer belgesel türünden de beslenen yapısı.

Hikaye Alfredo adında genç bir kasabalının yanına kendi yaptığı kuklasını alıp bisikletiyle büyük şehre (Madrid) gidip tiyatro okumak için konservatuara girmesi ile başlıyor.  Alfredo okula girdikten sonra da başta Sanat'ı Sanat'tan çok bürokrasi içindeki memur zihniyeti ile algılayan hocalarından, kariyer ve ekonomik kaygılar içindeki arkadaşlarından rahatsızlık duymaya başlıyor.

Filmin bana göre en önemli sahnelerinden birinde de bu bakış açısı, Alfredo ve Hocası arasındaki bir diyaloğa yansıyor. Ayrıca filmin belgesel türünden de öğeler barındıran anlatımına da aşağıdaki sahnede rastlamak mümkün.



Filmin adı olan Kasım yani Noviembre, Alfredo'nun tiyatroya ve sanata kendisi gibi bakan arkadaşlarıyla kurduğu  ekibin adı.

Alfredo'nun önderliğindeki Noviembre ekibi, yüzyıllardır tartışılan "Sanat, sanat için midir yoksa halk için mi?" sorusuna "Sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır." diyerek cevap veriyor.

Peki ne oluyor verdikleri bu cevap karşısında ?


Filmlerle ilgili yazarken bizde EkşiSözlük sayesinde hayatımıza giren "Spoiler" tabirine uyan sularda yüzmemek istiyorum. Dolayısıyla filmde bu cevabın nasıl hayat bulduğuna çok da girmeyeceğim.

Ama yüzeysel olarak bahsetmek gerekirse Alfredo'nun yukarıdaki sahnede de göreceğiniz üzere "Dünyayı Değiştirmek" gibi bir amacı var. Bunu yaparken de içinde geleceği barındırdığına inandığı sanatını yani tiyatro'yu kullanıyor. Ama gelin görün ki "Dünyayı Değiştirmek" denen kavram sadece "Kendi dünyanı değiştirirsen dünya da değişir" mottosuna cuk olarak oturan bir kavram değil.

İstediğiniz kadar değişime kendinizden ve çevrenizden başlasanız da bu değişim başarıya ulaştığı ve büyüdüğü zaman mutlaka dünyanın değişmek istemeyen diğer tarafları tarafından bi şekilde önünüze setler çekiliyor. O setler çekildiği zaman da "tamam bu çizgiye kadar değiştirdim, bu alan bana yeter" diyemiyor idealist insanlar. "İdealist" insanlardan kastım da körü körüne bi şeylere bağlı olanlar değil yanlış anlaşılmasın. Değişimin idealistleridir kastım.

İşte o çizgiden dönülmeyip, o çizgiler de aşılmaya çalışıldığı zaman dünya bunu bi şekilde reddediyor. Aslında dünya dünya diye eleştirdiğimiz de gezegen değil. İnsanlar burda kastım olan. Değişime açık olmayan, yabancıyı, yeniyi kabul etmek istemeyen insanlar. Asıl olması gerekeni reddedip, zevksizliklere, basitliklere, kötüye "kime göre neye göre, zevkler ve renkler vb." kulplarını takan insanlar.

İşte Alfredo ve Noviembre ekibi de bu klişelerin tamamına ismini veren başta Bürokrasi olmak üzere pek çok SET'e takılıyor.


Filmin içinde geçen şu replik de durumu gayet iyi özetliyor  :

"Dünyayı değiştirmek istemiştik. Ama perişanca yenildik. Şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum."


Noviembre, başta sinema ve tiyatro olmak üzere sanatın tüm dalları, insanoğlu ve toplum üzerine çok önemli bir film. Özellikle "sanatçı ve sanat" nasıl, ne için, ne biçimde olmalı sorularına çok yerinde bir bakış açısı getiriyor. Son 20 yılın değil belki de tüm zamanların en önemli filmlerinden biri. Hatta bu filmi 100. sıradan listeye soktuğum için eleştirebilirsiniz bile beni.

Hala keşfetmediyseniz bu yazı size vesile olsun.

Filmle ilgili başka bir yazı için bu linke, filmin IMDB sayfası için de bu linke tıklayabilirsiniz.

Unutmadan, filmin bana göre en güzel şarkısı olan "Los Delinquentes" grubunun "Nube De Pegatina" şarkısını dinlemek için de alttaki aparata tıklayabilirsiniz.



Dünyanın En Güzel Şarkısı ve Klibi

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 03:34

19


"Dünyanın En Güzel / İyi ...." cümlesi ile abartıyoruz her şeyleri bu sanal alemin rutinleşen paylaşımlarında. Her videoya her şarkıya "yok böyle bi şey, bunu izleyin valla manyak..." gibi kalıp cümleler kuruyoruz mütemadiyen.

Tüm bu hengamenin içinde bir gün biri çıkıp dese "Sence dünyanın en güzel şarkıları hangileri" diye, önce biraz düşünürüm; haksızlık olmasın dinlediğim onca şarkıya diye.

Ama bir şarkıyı hemen kenara yazarım. Ondan sonra başlarım diğerlerini düşünmeye.

The Cranberries'den Animal Instinct olur o şarkı. Dolores'in tanımlamakta zorlandığım o eşsiz sesinin en yakıştığı şarkıdır Animal Instinct.

Aynı kişi hiç işi yokmuş gibi çıkıp bu sefer de "Sence dünyanın en güzel klibleri hangileri" diye sorsa; o zaman hiç düşünmem işte. Cümle bitmeden "Animal Instinct" derim.

Çünkü bu şarkıyı eşsizleştiren sadece Dolores'in yorumu, muhteşem sözleri, Cranberries'i Cranberries yapan (züppe vj dili ile) "inanılmaz soundu" değildir sadece. Şarkının kısa film tadındaki klibi bana göre tüm zamanların en iyi klibidir ve böyle muhteşem bir şarkıya ancak böyle muhteşem bir boyut katabilir bir klip.
Suddenly something has happened to me
As I was having my cup of tea
Suddenly I was feeling depressed
I was utterly and totally stressed
Do you know you made me cry
Do you know you made me die

And the thing that gets to me
Is you'll never really see
And the thing that freaks me out
Is I'll always be in doubt
It is a lovely thing that we have
It is a lovely thing that we
It is a lovely thing, the animal
The animal instinct

So take my hands and come with me
We will change reality
So take my hands and we will pray
They won't take you away
They will never make me cry, no
They will never make me die

And the thing that gets to me
Is you'll never really see
And the thing that freaks me out
Is I'll always be in doubt

The animal, the animal, the animal instinct in me
It's the animal, the animal, the animal instinct in me
It's the animal, it's the animal, it's the animal instinct in me
* Bu arada The Cranberries'den yeniden birleşmesinin ardından bir başka güzel haber daha geldi. O da 22-23 Temmuz'da İstanbul ve İzmir'de iki konser verecek olmaları.Sizi bilmem ama ikisinden birinde mutlaka orada olacağım.