Biz Küçük Aptallar

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 00:31

20

Geçtiğimiz Şubat ayında Cem Mumcu’dan bir mesaj almamla başladı her şey.

Aslında ondan öncesi var yalan olmasın şimdi. Kendisi benim blogu haftanın önerisi olarak gazetesinde yazmış; blog dünyasında ve sosyal medyada bile sansürlenen; sırf nick kullanıyorum (hem de böyle çok ama çok ayıp bir nick) diye tukaka ilan edilen bendeniz ve sayfam sayesinde gazetelere çıkmıştı.

Hoşuma gitse de çok da üzerinde durmamıştım bu durumun. “E görmüş bi yerden okumuş yazmış tamam” diyip devam etmiştim hayatıma.

Sonra şubat ayında Pucca’dan bir mesaj aldım. “Cem Mumcu mesaj atmış yetiş ne cevap verecem buna” diyordu. Sonra bir baktım bana da gelmiş aynı mesaj.

İkimiz adına cevap vereyim o zaman” dedim ben de.

Sonrasına çok da girmek istemiyorum. Daha sonra detaylı bir şekilde okuyacaksınız zaten. Hatta Pucca şu yazısında anlatmıştı olanları kendi dilinde. Benden de dinleyeceksiniz bu hikayeyi yakında ama şimdilik özet geçmek gerekirse;

Cem Mumcu bizimle bir şey başlatmak istiyordu. Bir şeyler kuracaktık.

Amacımız, farklı şeyler anlatsak da aynı dili konuştuğumuz, kaygıları, birilerine yaranma çabaları olmadan sadece içlerinden gelenleri yazan; içlerinden bir şey gelmediğinde ise susmayı beceren, iddialı ama kendini de bilen blog yazarlarını bir çatı altında toplayıp; yapılmamış, daha doğrusu yaptırılmamış, ve yapılmasına pek fırsat verilmeyen bir şeyi yapmaktı.

Bunun adına da Dizüstü Edebiyat dedik sonra.

Dizüstü Edebiyat’ın ilk meyvesi de Pucca olmalıydı.

Zira Pucca sadece bloglarda değil tüm internet dünyasında çığır açan biri idi.

Eski sevgilisinden intikam almak amacıyla açtığı blogunda yaptığı şey sevimli bir intikamla kalmadı. Sadece bir şeyler yazmadı Pucca.

Onun sayesinde bir insanın hayatına hiç yapmadığımız bir şeyle müdahil olduk :

Okuyarak.

Hem de bu devirde.

Evet doğru düzgün bir imla ile yazmıyor, daha de’leri da’ları ayıramıyor, iki laftan birinde küfrediyor, “yok artık” diyeceğimiz; bazılarımızın duymaktan utanacağı şeyleri anlatıyordu.

Adını sanını, resmini cismini bilmediğimiz bu kız, sadece yazarak yapıyordu bunu..

Hem de o an içinden geçen ne varsa yazarak.

Batmadı o yüzden imla hataları, küfürleri, ayıpları.

E çünkü biz de küfrediyorduk, biz de pis pis konuşuyorduk, biz de zırvalıyorduk..

Ama onun yaptığı “bizi bize anlatmak” gibi kolpa bir samimiyet de değildi.

O sadece içinden geçeni yazıyordu kaygısı olmadan.

Elalemin ne diyeceğini düşünmeden.

Ama babasından da tırsıp adını da açıklayamayacak kadar da gerçekti.

Hepimize ilham kaynağı oldu.

Kimimiz onu taklit ederek başladık blog yazmaya, sonra papaz olup yüz çevirdik, beğenmedik ilham aldığımız bu kızı, “koca götlü çikin bir şeyim ben” diyip durduğu halde “koca götlü” diye laf soktuğumuzu sandık.

Kendine "Her Boku Bilen Adam" diyen bana “sen her şeyi bildiğini mi sanıyon düdük” dediklerinde hissettim ne hissettiğini onun.

“Çok okunmaya başlayınca bak nasıl üstüne gelecekler” dediğinde “ben etkilenmem öyle şeylerden” desem de içim içimi yedi bambaşka bir şey anlattığım yazıyı alakasız taraflara çekenleri görünce.

Ben Pucca’dan çok şey öğrendim. Benim gibi pek çok blog yazarı ve okuyucusu çok şey öğrendi bu kızdan.

Ve şimdi biz küçük aptalların kendi dünyalarını anlatmasına ilham kaynağı olan bu ağzı bozuk kız, samimiyetimizle kurduğumuz, tepesine de sloganlar yazıp kendimize takma gibi duran ama kimliğimizde yazandan bile bizi daha çok yansıtan mahlaslarımızla oluşturduğumuz bu dünyamız sayesinde bize açılan o kapıdan ilk giren olacak.

3 Haziran’da “Küçük Aptalın Büyük Dünyası” sadece bir ekrandan değil, kanlı canlı bir şekilde ellerimizde olacak.

Pucca’nın, sonra samihazinses’in, sonra da benim kitaplarımız kaç satar, burdan voliyi vururuz, köşeyi döneriz ya da sadece eş dost akraba alır inanın ne benim ne de bu ekibin umrunda.

Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. Tıpkı bu blogda hep içimden geçenleri zırvalasam da çekinmeden söylediğim gibi.

Tabi ki okunmak, popüler olmak, binlerce satmak insana haz verir; tıpkı bloglarımıza giren insan sayısının çok olmasından da belli etmesek de bir haz duyduğumuz gibi. Ama burda asıl beni ve bu ekiptekileri heyecanlandıran, mutlu eden unsur Cem Mumcu’nun bize para kazanma, çok satma, ünlü olma vs. gibi şeylerin değil; bloglarımızda kurduğumuz "içimizden geleni” yazma ve bunu yaparken de bu işin sadece bizimle kalmayacağını, “içinden geleni söyleyenlerin” konuştuğu bu dili anlayan insanları da peşimizden getirme şansını vermiş olması.

Pucca’yı seversiniz, sevmezsiniz; hatta çekemez bu olayı baltalamaya çalışırsınız önemli olan bunlar değil.

Yazdığımız kitaplar 10 da satsa; bu ekipteki blog yazarları olarak sabahın bir vakti Cem Mumcu’nun yatağında çarşaf meme ucumuza denk gelmiş şekilde uyanıp kendimizi kandırılmış ve kirletilmiş de hissetsek, 20 yıl sonra “bu lavuk var ya bi kitap yazdı bi tek eşi dostu aldı sonra da zaten iddaa bayii açmış” da deseler; ben sadece içimden gelenleri yazdığım için açılan bu kapıdan girme şansına eriştiğim için kendimi çok mutlu hissediyorum.


O kapıdan ilk giren olma şansını çoktan hakeden en büyük KÜÇÜK Aptalımız Pucca'yı da "kitaba güvenip taksite girme" diye uyarıyor ve "cnm yhaa bak her zmn yanındayım mucksss xd xd" diyerek cool kişiliğimi kendisi için biraz da olsa zedeliyorum.


* Dizüstü Edebiyat facebook sayfası için buna twitter sayfası için de buna tıklayın.

Let Go

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 04:27

5

Haftanın Şarkısı Frou Frou'dan Let Go.

Şarkı ile ilgili çok da yorum yapmayacağım. Zira bir alttaki Garden State yazısı ile bir şeyler anlatmaya çalıştım.

Garden State'in soundtrack albümünün her şarkısı ayrı güzeldir ama Let Go; gerek filmin finali ile oluşturduğu harika uyumla, gerekse de başlı başına çok ama çok iyi bir şarkı olmasıyla ayrı bir yerdedir benim için.

Şarkının videosu yok ama birileri filmden sahnelerle çok da usta işi olmasa da bir klip oluşturmuş onu koyuyorum.

Bu arada alakasız ama Malın Gözü'nden Rectoa ile içinde şaşırabileceğinizi düşündüğüm cevapların da olduğu keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Bu linkten okuyabilirsiniz.



Drink up baby down
Are you in or are you out?
Leave your things behind
'Cause it's all going off without you
Excuse me, too busy, oh writing your tragedy
These mishaps you bubble wrap
When you've no idea what you're like

So let go(so let go), jump in
Oh well, whatcha waiting for?
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown
So let go(oh let go), just get in
Oh, it's so amazing here
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown

It gains the more it gives
And then it rises with the fall
So hand me that remote
Can't you see that all that stuff's a sideshow?
Such boundless pleasure
We've no time for later now
You can't await your own arrival
You've 20 seconds to comply

So let go(so let go), jump in
Oh well, whatcha waiting for?
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown
So let go(yeah let go), just get in
Oh, it's so amazing here
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown

Hang your head your head High
Hang your head your head mm hey-yeah-yay
Hang your head your head High
Hang your head your head mm hey-yeah-yay

So let go, jump in
Oh well, whatcha waiting for?
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown
So let go,(Oo let go), just get in
Oh, it's so amazing here
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown

Mmm Breakdown,
Cause There's beauty in the breakdown
Mmm hey-yeah-yay Breakdown, So amazing here.
Cause there's beauty in the breakdown!

96 - Garden State

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 19:22

19

Bazen içinde bulunduğun ruh hali o kadar içinden çıkılmaz bir durumdadır ki o durumun içinden çıkmak için çözüm üretmek bile gelmez zaten aklına. Çünkü o  ruh hali zaten seni içine öyle bi hapsetmiştir ki, ne nerde olduğunun farkındasındır, ne ne yediğinin içtiğinin, ne nefes aldığının, ne de nerde uyuyup, ne zaman uyandığınının...



Etrafında şeffaf tuğlalardan örülmüş bir fanusla hayatına devam etmektesindir. Herkes seni görür, herkes sana bakar ama sen kimseyi görmeden, bazen gördüğünün bile ne olduğunun farkına varmadan yaşamına devam eder haldesindir.

Seni seven, sana değer veren herkes sana bakar ve senin bulunduğun bu duruma üzülür, yer bitirir kendisini. Sevmeyenlerin zaten umrunda değilsindir bile. Zaten sen etrafta fanusunla dolaşırken de, kendini odana hapsetmiş hiç bir şey yapmadan dururken de, sabahleyin uyanıp saatlerce amaçsızca tavanı seyrederken de; ne etrafında sana acıyan, üzülen ya da sevinen gözleri farkedersin ne de onların sözleri senin fanusundan içeriye girebilir.

İrtifa kaybeden bir uçağın içindeymiş de herkes endişeyle panikle çığlıklar atarken sen kemerini bile bağlamamamış öyle boş gözlerle etrafa bakar haldesindir.

Telefonlara cevap vermediğin, kapına gelip zilini çalan arkadaşlarını kapı deliğinden gözetleyip de gitmelerini beklediğin, aynı evde yaşadığın insanların bile yüzünü görmediğin; kısaca yaşamadığın yaşamında sanki her şey üst üste gelir sen tepki ver diye.

En sert yerden vuran bir haber alırsın.

Ama sen zaten yaşamını yaşamadığın için o haber bile etkileyemez seni. Sen yine fanusunun içinde durup filmdeki anlamsız figüran olarak durursun köşende.

"Bu çocuk böyle değildi ya ne hale gelmiş" diyen fısıltıların, göz süzmelerin bile faydası yoktur.

Sana yiyecek bir şeyler uzatır birileri zevk al en azından bir şeylerden diye. Ama sen sadece kahvenden, sigarandan, çikolatandan bir nefes, bir yudum, bir ısırık alabilirsin. Onları da zevk aldığın için değil, sadece kendini uyuşturmak için...

En absürt olaya bile gülmeyi bırak bir tebessüm bile gösteremediğin, normalde kavga bile edebileceğin bir durum karşısında sessiz kalmayı seçtiğin, en acı olayda etrafa sadece boş gözlerle bakıp sanki kamuflaj giymiş de ortalıkta olduğunu kimse görmesin diye uğraştığın o anlardan birinde çok alakasız çok garip çok acayip bir yerden birileri gelir.


Sanki o fanus hiç yokmuş gibi konuşmaya başlar seninle. Ya da sen aslında duymaya başlamışsındır birilerini. Duymayı geç birini dinliyorsundur uzun uzun zaman sonra. 

Sonra sana bir şarkı dinletmeye çalışır. Aylardır hep aynı şarkıları dinleyen sen, kendini bambaşka bir şarkıyı dinlerken bulursun; üstelik hoşuna gitmiştir bu şarkı. Uzattığı ve aslında hiç hazzetmediğin şeyden tadarsın birden. Tadı kötü bile gelse sırıtırsın. Bu sırıtma aylar sonra suratının aldığı ilk tebessümdür. Hem de gerçekten hissettiğin ilk tebessüm.

Sonra onun salakça esprilerine gülerken, aptal halleriyle dalga geçerken, dil sürçmelerine kahkahalar atarken bulursun kendini.

Daha önce hiç gitmediğin bir yerde aslında hiç yapmayacağın, aklının ucundan bile geçmeyen bir şey yaparsınız beraber. İçini kaplayan, seni kendi içinde hapseden o ruh halinin akıp gittiğini hissedersin o şeyi yaparken.. Ona sarılıp ağlarken bulursun kendini. Yaşamadığın tüm yaşamın yorgunluğu dökülür gözlerinden..

Artık hayata dönmüşsündür sanki tekrar.

Sonra gitmesi gerekir birinin. O ya da sen farketmez..

Minnetarsındır ona seni hayata geri döndürdüğü için ama ifade edemezsin. Bir zamanlar ağzı binlerce laf yapan o adam gitmiştir çünkü. Her ne kadar geri dönse de daha emekleyen bebek gibidir yeni hayatında. Nefes almayı bile yeniden öğrenmekteyken nasıl cümle kurabilirsin ki zaten.

Sonra gidersin..

Ama gidemezsin..

Saçmalaya saçmalaya gidemediğini anlatmaya çalışırsın ona..

Sen anlatamadıkça o anlar.

Gerçekten anlar...

Anladığını hissedip sorarsın :

Peki şimdi ne olacak ?

Write The Future

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 14:28

7


Dünya Kupası yaklaştıkça artık tüm büyük markalar reklamlarını Dünya Kupası ve Futbol üzerine kurmaya başladı. Bunların bir çoğu özgünlükten uzak birbirinin benzeri işler olarak kalırken Nike yaptığı kaliteli işlerle aralarından sıyrılıyor.

2 yıl önceki Guy Ritchie'nin yönettiği ve şimdiye kadar futbol temalı en muazzam reklamlardan olan "Take It To The Next Level"i hatırlarsınız:



O şaheserden sonra bir harika işe daha imza atarak bu sefer "Write The Future" diyorlar :



Özellikle Rooney'nin olduğu sahnelere bayıldım diyebilirim. Klasik hüsran sonrası İngiliz Basını'nın yüklendiği adam olmasını gözünde canlandırması; ardından kahramanlık senaryosunda kraliçe ve Federer sahneleri beni benden aldı. Bunun yanı sıra reklamı izlerken zaten gıcık olduğum Dunga'ya Ronaldinho'yu kadroya almadığı için öfkemin katlandığını hissettim.

Fransa'nın gruptan çıkamayacağını; Brezilya ve Arjantin'in ise yarı final göremeyeceğini düşünüyorum ben.

İspanya favorim ve almasını istediğim takım; İngiltere kazanırsa da üzülmem, her kupada olduğu gibi İtalya'ya da gönül bağım var.

Neyse az kaldı az.

Şampiyon Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:56

21

Her ne kadar uzun bir süre futbol ve spor ile ilgili bir yazı yazmamak adına kendime söz versem de Turkcell Süper Lig’in son haftasında yaşananlarla ilgili bir değerlendirme yapmamak olmazdı.


Hem de kaybeden taraftan biri olarak susmak hiç olmazdı.

Efendim, açıkçası ben 2006’daki Denizli maçında üzüldüğümün yüzde biri kadar üzülmedim haftasonu yaşananlara. Bundan da artık takımıma o kadar bağlı olmadığım sonucu çıkmasın sakın. Tam aksine bu “üzülmeme” durumunun aslında tamamen takımıma bağlı olmakla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum.

Misal vermek gerekirse; bazen blogda ve diğer mecralarda yazdığım ve Fenerbahçe’yi yeren eleştiriler; diğer takım taraftarları tarafından “vay be helal olsun sana, senin gibi Fenerli mi var..” gibi yorumlar alırken kendi takımımın taraftarlarından küfüre varan tepkiler alıyorum. Ama işin aslında; ne benim tarafsız, objektif olmak gibi bir kaygım var; ne de her iki taraf da beni yeterince anlayabiliyor.

Benim Fenerbahçe ile ilgili getirdiğim tüm eleştiriler tamamen taraflı ve objektif olmayan bir gözle yapılıyor oysa. Zira ben Emre Belözoğlu’nu, Volkan Demirel’i, Bilica’yı, Daum’u bu takıma yakıştıramadığımı ve onların getirdiği başarıların beni tatmin etmeyeceğini söylediğimde aslında tamamen Fenerbahçeli kimliğimle bunları söylüyorum.

Milli takım kaptanlığı yaptığı maçın ardından bile tribünlere hareket çeken Emre’yi takımımda kaptan olarak görmek istemediğimi söylediğimde de, savunma yapmayı sadece çirkeflik olarak algılayan Bilica’nın imza attığı bir galibiyetin ardından sevinemediğimi söylediğimde de, ezeli rakibine karşı topu götüyle kontrol ederek dalga geçtiğini sanan Volkan’a getirdiğim eleştirilerde de aslında en fanatik duygularım ağır basıyor benim

Çünkü benim Fenerbahçeli olmaktan algıladığım artık klişeleşen ve ağızlara sakız olan İslam Çupi’nin sözlerindeki gibi "Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz" anlayışındaki bir bakış açısı.

Benim Fenerbahçeli olmaktan algıladığım ve Fenerbahçeli olarak beni mutlu eden şey mağlup olduğunda bile mücadele etmiş bir takımın taraftarı olmak, kazanmaktan çok sahada elinden geleni yapmış bir takım için destek veriyor olmak.

İster inanın ister inanmayın benim şu hayatta Fenerbahçeli olmaktan en gurur duyduğum an ne 6-0’lık Galatasaray galibiyeti ne de Sevilla’yı eleyip Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kaldığımız andır.

Fenerbahçeli olmanın hazzına en çok eriştiğim 3 an var hayatımda.

İlki; 3-0 öne geçince Simoviç’in kalesinde taklalar attığı, farkı yakalayan Galatasaraylı futbolcuların artislik hareketleriyle dalga geçtiği devreden sonra çıkıp 4 gol attığımız maç ki aslında 6-0’dan çok daha önemli bir galibiyettir.

İkincisi yine ilk yarıyı 3-0 yenik kapattığımız ama taraftarın sanki 3-0 öndeymişçesine takımı alkışlarla soyunma odasında gönderdiği Gaziantepspor maçı.

Üçüncüsü ise aslında kimilerinin hezimet olarak gördüğü ama benim için Fenerbahçeli olmanın aslında ne demek olduğunun tam olarak simgesi olan, tüm maç boyunca harika bir oyun oynadığımız ama kalecisi bile atıldığı halde rakibine direnen ve teslim olmayıp bir de gol atarak bizi Kadıköy’de yenen Beşiktaş’a karşı oynadığımız maç. Hele ki maç sonu hem kendi takımını hem de Pancu’yu kaleye geçirip bizi yenebilen Beşiktaş’ı alkışlayan binlerce insanla aynı takımı tutuyor olmaktan duyduğum hazzı, o maçta duyduğum hüznün hazzını inanın daha sonra hiç bir maçtan alamamışımdır.

Ve yine inanın bunu en fanatik duygularımla söylüyorum.

İşte bu Fenerbahçelilik olgusu son yıllarda hem kulüp hem takım hem de taraftarda iyice kaybolmaya başlamıştı. O formaya hiç yakışmayan oyuncularla doldurulan ve “kazanalım da gerisi önemli değil” zihniyetindeki; mücadele etmek, sorumluluk almak, o formayı taşımak nedir bilmeyen futbolcularla doldurulan, tek vizyonu “günü kurtarmak” olan; İstiklal Marşı’nı söylemek, odasına Atatürk resmi asmak gibi Türk halkının zayıf noktalarının bilincinde çakalca bir popülistlik içindeki basiretsiz bir teknik direktör olan Daum’u hem de yaşattığı büyük şokun ardından tekrar takımın başına getirmek gibi skandal kararların ardından Fenerbahçe , Fenerbahçe olmaktan çıkmış ama buna rağmen bu sezon kör topal son haftaya kadar gelmişti.

Düşünün ki takım sadece Alex’in ayağına bakıyor, Fenerbahçeliler’in nefret ettiği Emre Belözoğlu tribünlerin alkışlamak zorunda kaldığı tek adam oluyor, tek artısı takımın sahaya (güya) 11 kişi çıkmasını sağlayan Güiza, Semih gibi bir Fenerbahçeli’ye tercih ediliyor, tüm bunlar olurken basiretsiz ve kişiliksiz futbolumuz “kazanalım, şampiyon olalım da gerisi önemli değil” gibi bir bakış açısı ile görmezden geliniyordu.
Zaten bu söylediklerimde ne kadar haklı olduğum Trabzonspor maçı sonrası iyice ayyuka çıktı. Zira Bursa maçının berabere bittiğini sanan ve kendini Fenerbahçeli zannedenlerin şampiyonluk kutlaması adı altında sahaya girip Fenerbahçeli olmak nedir anlayamamış futbolcuları(istisnalar hariç)omuzlara alması, timsah yürüyüşü yaparak akılları sıra Bursapor ile dalga geçmeleri ve anonsun yanlış olduğunun anlaşılması sonucu “MABED” dediğimiz ve kutsal saydığımız statı yakmaları durumun vehametini gözler önüne serdi artık.

Düşünün ki Fenerbahçeli olmayı sadece Fenerium’dan orjinal forma almak sanan bu denyoların Fenerbahçeliliği; sadece 1 gol sonunda yerini başka bir ŞEY’e bırakıyordu.

Bana göre bu yaşananlar Fenerbahçe’nin ve türk futbolunun başına son yıllarda gelmiş en hayırlı şey oldu.

Sezon boyunca Türkiye’de futbol oynamaya çalışan ve maçları izlenmeye değer tek futbolu oynayan Bursaspor’un şampiyon olması hem Fenerbahçe’ye, hem Türk Futbolu’na hem de “Bizi nasılsa şampiyon yapmazlar” diyen diğer küçük zihniyetteki takımlara bir tokat oldu.


Bursaspor’un şampiyon olmasına her şeyden önce yukarıda saydığım sorunların artık (umarım) halının altına atılamayacak kadar büyük olduğunu gözümüzün içine sokması açısından sevindim ki bu sorunlar aslında sadece Fenerbahçe’yi kapsayan sorunlar da değil.

Bursaspor’un şampiyonluğunun getirdiği çok büyük bir gerçek daha vardı ki; o da kendilerine “Büyük takım taraftarı” diyenlerin aslında sadece AntiFenerbahçeli olduğunun gözler önüne serilmesi idi.

Düşünün ki kötü geçen ve yanlışlıklarla dolu bir sezonun ardından kendi takımlarının hezimetini görmezden gelip sadece Fenerbahçe’nin başarısızlığı ile mutlu olan bu büyük takım taraftarları daha bir kaç hafta öncesine kadar içlerinde kendi takımlarının da mağlubiyeti olan maçlar sonunda Fenerbahçe’yi maç satın almak, kalecileri bağlamak, hakemleri ayarlamakla suçluyor ama 1 gol sonunda her şeyi unutup “ehe nası koydular size" diye mutlu olabiliyor ve şampiyon olduk sanıp timsah yürüyüşü yapan denyolarla aynı saflara giriyorlardı.

Bunu yapan adamların şöyle bir yazı yazarak kendine Spor Yazarı(!) diyen Selçuk Yula kadar değeri vardır benim gözümde.

Sırf bu yüzden bile Bursaspor’a teşekkür edilmeli bence.

Tüm bunların yanında gözümüzün önündeki Ertuğrul Sağlam’ı bizim gözümüzün içine en SAĞLAM şekilde soktuğu için bile kutlanmalı Bursaspor.

Bursaspor’un şampiyon olması ihtimalinin konuşulduğu dönemlerde “Şampiyonlar Ligi’ne gidip de ne yapacaklar” diyip de sanki her sene Şampiyonlar Ligi’nden hüsranla dönmemiş gibi konuşan büyük takım taraftarlarına inat şampiyon olmalıydı Bursaspor.

..ve oldular da.

Umarım bu yakaladıkları muhteşem rüzgarı uzun süre kaybetmezler de diğer takımlar artık Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı değil de onları örnek alarak yanlış değil doğru modeller ışığında hareket etmiş olur.

Son olarak tekrar Benim Fenerbahçem’e dönersek;

Kadın voleybol takımı şampiyonlar ligi finali oynayan, tüm kupaları süpüren ve Armanın Gururu payesini sonuna kadar hak eden; erkek voleybol takımı, kadın basketbol takımı şampiyon olan; erkek basket takımı, başında hocası bile yokken finale yükselen bir Spor Kulübü’nün taraftarına sporu bu kadar sevdirip de o taraftarı en güzel spor olan Futbol’dan böylesine soğutmaya hakkı yok artık.


Hem de en SAĞLAM çözüm yolu KOCAMAN bir şekilde önümüzde dururken.