sayın başbakanım

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 21:07

16

sayın başbakanım,

öncelikle şunu söyleyeyim ki caps lock tuşum bozuldu; yoksa size küçük harfle hitap etmezdim mazallah. bunun için tekrar tekrar özür dilerim sizden.

herkes sizi yıpratmaya çalışıyor. ben çok üzülüyorum :..(

ülkemizde ne zaman kötü bir şey olsa hemen her suçu size atıyorlar. bunlar hep sizi yıpratmak için sayın başbakanım. Akp'nin tüm hizmetlerini kıskanıyorlar.

 AAA CAPS LOCK ÇALIŞTI.

SAYIN BAŞBAKANIM SAYIN BAŞBAKANIM,

ADALET VE KALKINMA PARTİSİ

AK PARTİ

RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÇOK YAŞA OLEY!

SAYGILAR SAYIN BAŞBAKANIM.

* Orijinali için tıklayın.

Vatan Sana Canım Feda

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 12:33

7

Dün olanı duydunuz malum.

Afyon'da mühimmat deposunda patlama olmuş ve 25 tane asker şehit olmuş.

Tane?

Şehit?

Şu haberlerde en nefret ettiğim ifadeler bu ikisi.

Tane mi? Ne tanesinden bahsediyorsunuz allahaşkına siz? Bir "insan"a tane denebilir mi?

25 tane ne demek?

25 ayrı hayat, 25 anne, 25 kardeş, 25 sevgili.

Ama ne önemi var ki. Deste, düzine bu çocuklar.

92 doğumlu ya 92. Hani geyiğini yapıyoruz ya "90'lı insan mı olur yaaa" diye. 92'li bu çocuklar ve biz bu çocukları öldürüyoruz.

"Ne alakası var lan şehit onlar yavşakkk" diyenler olacaktır muhtemelen şimdi bana.

Zaten ona gelecektim ben de şimdi.

Şehit?

Türk Dil Kurumu şöyle açıklıyor "Şehit" sözcüğünü;





Kutsal derken?

Vatan, bayrak hangisi?

Çok güzel ya valla çok güzel. Sen 20 yaşındaki çocuğu al, "Bak evladım bu vatan, bak evladım bu da bayrak. Sen her şeyini bu ikisine borçlusun. Biz ne dersek onu yapacaksın. Gerekirse de öleceksin" de.

Bir caminin restorasyonuna milyon dolarlar harcarken dağın ortasındaki çukura koyduğun karakollara yerleştirdiğin bu çocukları hayatı o dağlarda geçmiş adamların önüne yem diye at, sabah akşam hizmet ettir, şoförlük, garsonluk yaptır, küfür et, yatır, kaldır, ayda 1 kez yıkanmalarına izin ver; o çocukları ölünce de analarına, babalarına, sevdiklerine "Oğlunuz ölmedi, şehit oldu, bu kutsal bir görev, şehitler ölmez vatan bölünmez, bu bayrak inmez" diye yuttur. O ana baba da "Vatan sağolsun" desin.

Sonra da git evladı ölünce bile ses çıkarmamış adamın evinin elektriğini, suyunu kes, kameralara ağlat, kameralara karşı "Bir oğlum daha var feda olsun" dedirt.

Madem bu kadar kutsal bir görev bu, madem bu kadar önemli sizin o inandığınız "Şehitlik" mertebesi; neden sizin çocuklarınız da gitmiyor bu göreve, neden sizin çocuklarınız hiç ulaşamıyor o "Cennet"e?

Ha doğru tabi, siz hep halkınızı düşünürsünüz. Sizin için önce halka hizmet gelir doğru. O yüzden "Ölmek", pardon pardon, "Şehit" olup da cennete gitmek gariban halk için.

Helal olsun be size vallahi helal.

Hemen en az 3 çocuk yapacağım 2 erkek 1 kız. Erkek evlatlarımdan 1 tanesi şehit olup cennete gidecek, diğer oğlumun yakasına Atatürk rozeti takıp sabah akşam "Atatürk böyle demişti Atatürk böyle demişti" diye muhalefet yapacak, kızım da tecavüze uğrayıp hamile kalacak ki o da çocuk doğursun. Tecavüzcüsü ile evlendiririz olmadı. Zaten serbest kalıp dışarıda kalacağına gelsin birkaç çocuk daha yapsın da bu vatana daha çok hizmetimiz olsun. Genç nüfusa ihtiyacımız var ya bizim.

O bilindik dizeleri şöyle değiştirsem nasıl olur acaba;

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kan değil, üzerinde yaşayan insanlardır,

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa değil, üzerindekileri huzurla yaşatıyorsa "Vatan"dır.

* Bu yazı ile insanları askerlikten soğuttum, vatan sevgisinden uzaklaştırdım, ülkeyi şerefsizce bölmeye çalıştım, teröristten bile daha büyük zarar verdim ülkeme, Allah benim belamı versin. Ellerim kırılsın. Bir daha başka hiçbir çocuk ölmeyecekse eğer suçumu kabul ediyorum.

Ah Jesse Ah!

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 01:11

4

Şunu gördüm;


Şunu yaptım;


Jesse'ye çok üzülüyorum.

O değil de nasıl bekleyeceğiz şimdi o kadar zaman?

Ö.Ç Olmak

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 23:49

11

Geçen hafta gündemde en çok yer alan konulardan biri Ö.Ç davası idi. Henüz 14 yaşında olduğu halde aralarında emniyet müdürlerinin, polislerin, öğrencilerin bulunduğu 35 kişi tarafından düzenli olarak tecavüze uğrayan Ö.Ç davasında artık tutuklu kimse kalmadı. Hatta tahliye edilen son sanıklar da alkışlarla karşılandı.

Sormak istediğim soru şu aslında benim : Hangimiz bu karara şaşırdı?

Biz zaten haftada 1 kez bu tip haberler duymuyor muyuz?

Zaten daha bu kararın şoku(!) geçmeden Isparta'dan bir haber daha geldi. Bir kadın kendisine defalarca tecavüz eden, hatta hamile bırakan bir adamı öldürmüş, kafasını kesmiş, kafayı da köy meydanına atıp "Kelle görsün gözünüz" diye haykırmıştı.

Peki neydi bu kadını bunu yapmaya iten?

Sorduğum sorunun saçmalığına bakar mısınız?

Tecavüze uğramış bir kadının cinnet getirmesine ne sebep oldu diyorum. Ağzımdan çıkanı duyuyor mu acaba kulağım ya da yaşadığım topraklar mı bana bunu sordurtuyor acaba.

Geçen gün bu olaylar üzerine Ercan Kesal'ın kişisel sitesinde yazdığı bir yazıyı okudum. Aslında pek çok sorunun cevabını içinde barındıran bir yazı. Ercan Kesal'ı Nuri Bilge Ceylan'ın "Üç Maymun" ve "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmlerinden hatırlarsınız. Kesal'ı biz ne kadar aktör ve senaristliği ile tanısak da kendisi önemli bir hekim. Hatta "Bir Zamanlar Anadolu'da" filminde her ne kadar "Muhtar" olarak yer alsa da oradaki "Doktor" Kesal'ın ta kendisi.

Ercan Kesal yazısında şöyle bir hikaye anlatıyor;

Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım… Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış. Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail Abi söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başına yana eğmezse kafasını parçalayacak iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu. Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü… Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu. İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım.
Bana çok kızıyorlar blogda, Twitter'da yazdığım bazı yazı ve yorumlara. "Sen de çok karamsarsın, hep bu ülkenin en kötü taraflarını görüyorsun" falan diyorlar. 

Haklılar belki de. 

Sevdiğim insanla yaşıyorum, çok büyük bir sağlık sorunum yok, geçinebiliyoruz. Bazı sıkıntılarımız var ama çözülmeyecek gibi değil. Mutluyum aslında. 

Ama nereye kadar? 

Sevdiğinle beraber uyandığın bir gün hayal et, mutlusun, huzurlusun. Kalkmış kahvaltını etmişsin. Sonra açıyorsun gazeteni. 

Tak!

Bir çocuğa onlarca insan tecavüz etmiş, tecavüz edenler salınmış, salınanlar alkışlanmış.

Mutlu olmayı biliyorum da hayatının geri kalanında hiç mutlu olamayacağını bilmek nedir? 

Hayatının, duygularının, mutsuzluğunun, her şeyinin katilini susup da konuşamamak nedir? 

Ö.Ç olmak nedir?

İhsan olmak nedir? 

N.Ç olmak, Pippa Bacca olmak, Ahmet Yıldız olmak nedir? 

Esasen hepsinden daha zorunu başarıyoruz biz. İşkencecilerin, tecavüzcülerin, katillerin, zalimlerin alkışlarla karşılandığı, el üstünde tutulduğu topraklarda mutlu mutlu geziyoruz. 

Yukarıdaki hikayedeki İsmail Ağbi'yiz aslında hepimiz. Ya ortadan kaybolan İhsan olursak bir gün? O zaman ne yapacağız?