Biz Küçük Aptallar

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 00:31

20

Geçtiğimiz Şubat ayında Cem Mumcu’dan bir mesaj almamla başladı her şey.

Aslında ondan öncesi var yalan olmasın şimdi. Kendisi benim blogu haftanın önerisi olarak gazetesinde yazmış; blog dünyasında ve sosyal medyada bile sansürlenen; sırf nick kullanıyorum (hem de böyle çok ama çok ayıp bir nick) diye tukaka ilan edilen bendeniz ve sayfam sayesinde gazetelere çıkmıştı.

Hoşuma gitse de çok da üzerinde durmamıştım bu durumun. “E görmüş bi yerden okumuş yazmış tamam” diyip devam etmiştim hayatıma.

Sonra şubat ayında Pucca’dan bir mesaj aldım. “Cem Mumcu mesaj atmış yetiş ne cevap verecem buna” diyordu. Sonra bir baktım bana da gelmiş aynı mesaj.

İkimiz adına cevap vereyim o zaman” dedim ben de.

Sonrasına çok da girmek istemiyorum. Daha sonra detaylı bir şekilde okuyacaksınız zaten. Hatta Pucca şu yazısında anlatmıştı olanları kendi dilinde. Benden de dinleyeceksiniz bu hikayeyi yakında ama şimdilik özet geçmek gerekirse;

Cem Mumcu bizimle bir şey başlatmak istiyordu. Bir şeyler kuracaktık.

Amacımız, farklı şeyler anlatsak da aynı dili konuştuğumuz, kaygıları, birilerine yaranma çabaları olmadan sadece içlerinden gelenleri yazan; içlerinden bir şey gelmediğinde ise susmayı beceren, iddialı ama kendini de bilen blog yazarlarını bir çatı altında toplayıp; yapılmamış, daha doğrusu yaptırılmamış, ve yapılmasına pek fırsat verilmeyen bir şeyi yapmaktı.

Bunun adına da Dizüstü Edebiyat dedik sonra.

Dizüstü Edebiyat’ın ilk meyvesi de Pucca olmalıydı.

Zira Pucca sadece bloglarda değil tüm internet dünyasında çığır açan biri idi.

Eski sevgilisinden intikam almak amacıyla açtığı blogunda yaptığı şey sevimli bir intikamla kalmadı. Sadece bir şeyler yazmadı Pucca.

Onun sayesinde bir insanın hayatına hiç yapmadığımız bir şeyle müdahil olduk :

Okuyarak.

Hem de bu devirde.

Evet doğru düzgün bir imla ile yazmıyor, daha de’leri da’ları ayıramıyor, iki laftan birinde küfrediyor, “yok artık” diyeceğimiz; bazılarımızın duymaktan utanacağı şeyleri anlatıyordu.

Adını sanını, resmini cismini bilmediğimiz bu kız, sadece yazarak yapıyordu bunu..

Hem de o an içinden geçen ne varsa yazarak.

Batmadı o yüzden imla hataları, küfürleri, ayıpları.

E çünkü biz de küfrediyorduk, biz de pis pis konuşuyorduk, biz de zırvalıyorduk..

Ama onun yaptığı “bizi bize anlatmak” gibi kolpa bir samimiyet de değildi.

O sadece içinden geçeni yazıyordu kaygısı olmadan.

Elalemin ne diyeceğini düşünmeden.

Ama babasından da tırsıp adını da açıklayamayacak kadar da gerçekti.

Hepimize ilham kaynağı oldu.

Kimimiz onu taklit ederek başladık blog yazmaya, sonra papaz olup yüz çevirdik, beğenmedik ilham aldığımız bu kızı, “koca götlü çikin bir şeyim ben” diyip durduğu halde “koca götlü” diye laf soktuğumuzu sandık.

Kendine "Her Boku Bilen Adam" diyen bana “sen her şeyi bildiğini mi sanıyon düdük” dediklerinde hissettim ne hissettiğini onun.

“Çok okunmaya başlayınca bak nasıl üstüne gelecekler” dediğinde “ben etkilenmem öyle şeylerden” desem de içim içimi yedi bambaşka bir şey anlattığım yazıyı alakasız taraflara çekenleri görünce.

Ben Pucca’dan çok şey öğrendim. Benim gibi pek çok blog yazarı ve okuyucusu çok şey öğrendi bu kızdan.

Ve şimdi biz küçük aptalların kendi dünyalarını anlatmasına ilham kaynağı olan bu ağzı bozuk kız, samimiyetimizle kurduğumuz, tepesine de sloganlar yazıp kendimize takma gibi duran ama kimliğimizde yazandan bile bizi daha çok yansıtan mahlaslarımızla oluşturduğumuz bu dünyamız sayesinde bize açılan o kapıdan ilk giren olacak.

3 Haziran’da “Küçük Aptalın Büyük Dünyası” sadece bir ekrandan değil, kanlı canlı bir şekilde ellerimizde olacak.

Pucca’nın, sonra samihazinses’in, sonra da benim kitaplarımız kaç satar, burdan voliyi vururuz, köşeyi döneriz ya da sadece eş dost akraba alır inanın ne benim ne de bu ekibin umrunda.

Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. Tıpkı bu blogda hep içimden geçenleri zırvalasam da çekinmeden söylediğim gibi.

Tabi ki okunmak, popüler olmak, binlerce satmak insana haz verir; tıpkı bloglarımıza giren insan sayısının çok olmasından da belli etmesek de bir haz duyduğumuz gibi. Ama burda asıl beni ve bu ekiptekileri heyecanlandıran, mutlu eden unsur Cem Mumcu’nun bize para kazanma, çok satma, ünlü olma vs. gibi şeylerin değil; bloglarımızda kurduğumuz "içimizden geleni” yazma ve bunu yaparken de bu işin sadece bizimle kalmayacağını, “içinden geleni söyleyenlerin” konuştuğu bu dili anlayan insanları da peşimizden getirme şansını vermiş olması.

Pucca’yı seversiniz, sevmezsiniz; hatta çekemez bu olayı baltalamaya çalışırsınız önemli olan bunlar değil.

Yazdığımız kitaplar 10 da satsa; bu ekipteki blog yazarları olarak sabahın bir vakti Cem Mumcu’nun yatağında çarşaf meme ucumuza denk gelmiş şekilde uyanıp kendimizi kandırılmış ve kirletilmiş de hissetsek, 20 yıl sonra “bu lavuk var ya bi kitap yazdı bi tek eşi dostu aldı sonra da zaten iddaa bayii açmış” da deseler; ben sadece içimden gelenleri yazdığım için açılan bu kapıdan girme şansına eriştiğim için kendimi çok mutlu hissediyorum.


O kapıdan ilk giren olma şansını çoktan hakeden en büyük KÜÇÜK Aptalımız Pucca'yı da "kitaba güvenip taksite girme" diye uyarıyor ve "cnm yhaa bak her zmn yanındayım mucksss xd xd" diyerek cool kişiliğimi kendisi için biraz da olsa zedeliyorum.


* Dizüstü Edebiyat facebook sayfası için buna twitter sayfası için de buna tıklayın.

Let Go

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 04:27

5

Haftanın Şarkısı Frou Frou'dan Let Go.

Şarkı ile ilgili çok da yorum yapmayacağım. Zira bir alttaki Garden State yazısı ile bir şeyler anlatmaya çalıştım.

Garden State'in soundtrack albümünün her şarkısı ayrı güzeldir ama Let Go; gerek filmin finali ile oluşturduğu harika uyumla, gerekse de başlı başına çok ama çok iyi bir şarkı olmasıyla ayrı bir yerdedir benim için.

Şarkının videosu yok ama birileri filmden sahnelerle çok da usta işi olmasa da bir klip oluşturmuş onu koyuyorum.

Bu arada alakasız ama Malın Gözü'nden Rectoa ile içinde şaşırabileceğinizi düşündüğüm cevapların da olduğu keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Bu linkten okuyabilirsiniz.



Drink up baby down
Are you in or are you out?
Leave your things behind
'Cause it's all going off without you
Excuse me, too busy, oh writing your tragedy
These mishaps you bubble wrap
When you've no idea what you're like

So let go(so let go), jump in
Oh well, whatcha waiting for?
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown
So let go(oh let go), just get in
Oh, it's so amazing here
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown

It gains the more it gives
And then it rises with the fall
So hand me that remote
Can't you see that all that stuff's a sideshow?
Such boundless pleasure
We've no time for later now
You can't await your own arrival
You've 20 seconds to comply

So let go(so let go), jump in
Oh well, whatcha waiting for?
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown
So let go(yeah let go), just get in
Oh, it's so amazing here
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown

Hang your head your head High
Hang your head your head mm hey-yeah-yay
Hang your head your head High
Hang your head your head mm hey-yeah-yay

So let go, jump in
Oh well, whatcha waiting for?
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown
So let go,(Oo let go), just get in
Oh, it's so amazing here
It's alright
'Cause there's beauty in the breakdown

Mmm Breakdown,
Cause There's beauty in the breakdown
Mmm hey-yeah-yay Breakdown, So amazing here.
Cause there's beauty in the breakdown!

96 - Garden State

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 19:22

19

Bazen içinde bulunduğun ruh hali o kadar içinden çıkılmaz bir durumdadır ki o durumun içinden çıkmak için çözüm üretmek bile gelmez zaten aklına. Çünkü o  ruh hali zaten seni içine öyle bi hapsetmiştir ki, ne nerde olduğunun farkındasındır, ne ne yediğinin içtiğinin, ne nefes aldığının, ne de nerde uyuyup, ne zaman uyandığınının...



Etrafında şeffaf tuğlalardan örülmüş bir fanusla hayatına devam etmektesindir. Herkes seni görür, herkes sana bakar ama sen kimseyi görmeden, bazen gördüğünün bile ne olduğunun farkına varmadan yaşamına devam eder haldesindir.

Seni seven, sana değer veren herkes sana bakar ve senin bulunduğun bu duruma üzülür, yer bitirir kendisini. Sevmeyenlerin zaten umrunda değilsindir bile. Zaten sen etrafta fanusunla dolaşırken de, kendini odana hapsetmiş hiç bir şey yapmadan dururken de, sabahleyin uyanıp saatlerce amaçsızca tavanı seyrederken de; ne etrafında sana acıyan, üzülen ya da sevinen gözleri farkedersin ne de onların sözleri senin fanusundan içeriye girebilir.

İrtifa kaybeden bir uçağın içindeymiş de herkes endişeyle panikle çığlıklar atarken sen kemerini bile bağlamamamış öyle boş gözlerle etrafa bakar haldesindir.

Telefonlara cevap vermediğin, kapına gelip zilini çalan arkadaşlarını kapı deliğinden gözetleyip de gitmelerini beklediğin, aynı evde yaşadığın insanların bile yüzünü görmediğin; kısaca yaşamadığın yaşamında sanki her şey üst üste gelir sen tepki ver diye.

En sert yerden vuran bir haber alırsın.

Ama sen zaten yaşamını yaşamadığın için o haber bile etkileyemez seni. Sen yine fanusunun içinde durup filmdeki anlamsız figüran olarak durursun köşende.

"Bu çocuk böyle değildi ya ne hale gelmiş" diyen fısıltıların, göz süzmelerin bile faydası yoktur.

Sana yiyecek bir şeyler uzatır birileri zevk al en azından bir şeylerden diye. Ama sen sadece kahvenden, sigarandan, çikolatandan bir nefes, bir yudum, bir ısırık alabilirsin. Onları da zevk aldığın için değil, sadece kendini uyuşturmak için...

En absürt olaya bile gülmeyi bırak bir tebessüm bile gösteremediğin, normalde kavga bile edebileceğin bir durum karşısında sessiz kalmayı seçtiğin, en acı olayda etrafa sadece boş gözlerle bakıp sanki kamuflaj giymiş de ortalıkta olduğunu kimse görmesin diye uğraştığın o anlardan birinde çok alakasız çok garip çok acayip bir yerden birileri gelir.


Sanki o fanus hiç yokmuş gibi konuşmaya başlar seninle. Ya da sen aslında duymaya başlamışsındır birilerini. Duymayı geç birini dinliyorsundur uzun uzun zaman sonra. 

Sonra sana bir şarkı dinletmeye çalışır. Aylardır hep aynı şarkıları dinleyen sen, kendini bambaşka bir şarkıyı dinlerken bulursun; üstelik hoşuna gitmiştir bu şarkı. Uzattığı ve aslında hiç hazzetmediğin şeyden tadarsın birden. Tadı kötü bile gelse sırıtırsın. Bu sırıtma aylar sonra suratının aldığı ilk tebessümdür. Hem de gerçekten hissettiğin ilk tebessüm.

Sonra onun salakça esprilerine gülerken, aptal halleriyle dalga geçerken, dil sürçmelerine kahkahalar atarken bulursun kendini.

Daha önce hiç gitmediğin bir yerde aslında hiç yapmayacağın, aklının ucundan bile geçmeyen bir şey yaparsınız beraber. İçini kaplayan, seni kendi içinde hapseden o ruh halinin akıp gittiğini hissedersin o şeyi yaparken.. Ona sarılıp ağlarken bulursun kendini. Yaşamadığın tüm yaşamın yorgunluğu dökülür gözlerinden..

Artık hayata dönmüşsündür sanki tekrar.

Sonra gitmesi gerekir birinin. O ya da sen farketmez..

Minnetarsındır ona seni hayata geri döndürdüğü için ama ifade edemezsin. Bir zamanlar ağzı binlerce laf yapan o adam gitmiştir çünkü. Her ne kadar geri dönse de daha emekleyen bebek gibidir yeni hayatında. Nefes almayı bile yeniden öğrenmekteyken nasıl cümle kurabilirsin ki zaten.

Sonra gidersin..

Ama gidemezsin..

Saçmalaya saçmalaya gidemediğini anlatmaya çalışırsın ona..

Sen anlatamadıkça o anlar.

Gerçekten anlar...

Anladığını hissedip sorarsın :

Peki şimdi ne olacak ?

Write The Future

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 14:28

7


Dünya Kupası yaklaştıkça artık tüm büyük markalar reklamlarını Dünya Kupası ve Futbol üzerine kurmaya başladı. Bunların bir çoğu özgünlükten uzak birbirinin benzeri işler olarak kalırken Nike yaptığı kaliteli işlerle aralarından sıyrılıyor.

2 yıl önceki Guy Ritchie'nin yönettiği ve şimdiye kadar futbol temalı en muazzam reklamlardan olan "Take It To The Next Level"i hatırlarsınız:



O şaheserden sonra bir harika işe daha imza atarak bu sefer "Write The Future" diyorlar :



Özellikle Rooney'nin olduğu sahnelere bayıldım diyebilirim. Klasik hüsran sonrası İngiliz Basını'nın yüklendiği adam olmasını gözünde canlandırması; ardından kahramanlık senaryosunda kraliçe ve Federer sahneleri beni benden aldı. Bunun yanı sıra reklamı izlerken zaten gıcık olduğum Dunga'ya Ronaldinho'yu kadroya almadığı için öfkemin katlandığını hissettim.

Fransa'nın gruptan çıkamayacağını; Brezilya ve Arjantin'in ise yarı final göremeyeceğini düşünüyorum ben.

İspanya favorim ve almasını istediğim takım; İngiltere kazanırsa da üzülmem, her kupada olduğu gibi İtalya'ya da gönül bağım var.

Neyse az kaldı az.

Şampiyon Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:56

21

Her ne kadar uzun bir süre futbol ve spor ile ilgili bir yazı yazmamak adına kendime söz versem de Turkcell Süper Lig’in son haftasında yaşananlarla ilgili bir değerlendirme yapmamak olmazdı.


Hem de kaybeden taraftan biri olarak susmak hiç olmazdı.

Efendim, açıkçası ben 2006’daki Denizli maçında üzüldüğümün yüzde biri kadar üzülmedim haftasonu yaşananlara. Bundan da artık takımıma o kadar bağlı olmadığım sonucu çıkmasın sakın. Tam aksine bu “üzülmeme” durumunun aslında tamamen takımıma bağlı olmakla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum.

Misal vermek gerekirse; bazen blogda ve diğer mecralarda yazdığım ve Fenerbahçe’yi yeren eleştiriler; diğer takım taraftarları tarafından “vay be helal olsun sana, senin gibi Fenerli mi var..” gibi yorumlar alırken kendi takımımın taraftarlarından küfüre varan tepkiler alıyorum. Ama işin aslında; ne benim tarafsız, objektif olmak gibi bir kaygım var; ne de her iki taraf da beni yeterince anlayabiliyor.

Benim Fenerbahçe ile ilgili getirdiğim tüm eleştiriler tamamen taraflı ve objektif olmayan bir gözle yapılıyor oysa. Zira ben Emre Belözoğlu’nu, Volkan Demirel’i, Bilica’yı, Daum’u bu takıma yakıştıramadığımı ve onların getirdiği başarıların beni tatmin etmeyeceğini söylediğimde aslında tamamen Fenerbahçeli kimliğimle bunları söylüyorum.

Milli takım kaptanlığı yaptığı maçın ardından bile tribünlere hareket çeken Emre’yi takımımda kaptan olarak görmek istemediğimi söylediğimde de, savunma yapmayı sadece çirkeflik olarak algılayan Bilica’nın imza attığı bir galibiyetin ardından sevinemediğimi söylediğimde de, ezeli rakibine karşı topu götüyle kontrol ederek dalga geçtiğini sanan Volkan’a getirdiğim eleştirilerde de aslında en fanatik duygularım ağır basıyor benim

Çünkü benim Fenerbahçeli olmaktan algıladığım artık klişeleşen ve ağızlara sakız olan İslam Çupi’nin sözlerindeki gibi "Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz" anlayışındaki bir bakış açısı.

Benim Fenerbahçeli olmaktan algıladığım ve Fenerbahçeli olarak beni mutlu eden şey mağlup olduğunda bile mücadele etmiş bir takımın taraftarı olmak, kazanmaktan çok sahada elinden geleni yapmış bir takım için destek veriyor olmak.

İster inanın ister inanmayın benim şu hayatta Fenerbahçeli olmaktan en gurur duyduğum an ne 6-0’lık Galatasaray galibiyeti ne de Sevilla’yı eleyip Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kaldığımız andır.

Fenerbahçeli olmanın hazzına en çok eriştiğim 3 an var hayatımda.

İlki; 3-0 öne geçince Simoviç’in kalesinde taklalar attığı, farkı yakalayan Galatasaraylı futbolcuların artislik hareketleriyle dalga geçtiği devreden sonra çıkıp 4 gol attığımız maç ki aslında 6-0’dan çok daha önemli bir galibiyettir.

İkincisi yine ilk yarıyı 3-0 yenik kapattığımız ama taraftarın sanki 3-0 öndeymişçesine takımı alkışlarla soyunma odasında gönderdiği Gaziantepspor maçı.

Üçüncüsü ise aslında kimilerinin hezimet olarak gördüğü ama benim için Fenerbahçeli olmanın aslında ne demek olduğunun tam olarak simgesi olan, tüm maç boyunca harika bir oyun oynadığımız ama kalecisi bile atıldığı halde rakibine direnen ve teslim olmayıp bir de gol atarak bizi Kadıköy’de yenen Beşiktaş’a karşı oynadığımız maç. Hele ki maç sonu hem kendi takımını hem de Pancu’yu kaleye geçirip bizi yenebilen Beşiktaş’ı alkışlayan binlerce insanla aynı takımı tutuyor olmaktan duyduğum hazzı, o maçta duyduğum hüznün hazzını inanın daha sonra hiç bir maçtan alamamışımdır.

Ve yine inanın bunu en fanatik duygularımla söylüyorum.

İşte bu Fenerbahçelilik olgusu son yıllarda hem kulüp hem takım hem de taraftarda iyice kaybolmaya başlamıştı. O formaya hiç yakışmayan oyuncularla doldurulan ve “kazanalım da gerisi önemli değil” zihniyetindeki; mücadele etmek, sorumluluk almak, o formayı taşımak nedir bilmeyen futbolcularla doldurulan, tek vizyonu “günü kurtarmak” olan; İstiklal Marşı’nı söylemek, odasına Atatürk resmi asmak gibi Türk halkının zayıf noktalarının bilincinde çakalca bir popülistlik içindeki basiretsiz bir teknik direktör olan Daum’u hem de yaşattığı büyük şokun ardından tekrar takımın başına getirmek gibi skandal kararların ardından Fenerbahçe , Fenerbahçe olmaktan çıkmış ama buna rağmen bu sezon kör topal son haftaya kadar gelmişti.

Düşünün ki takım sadece Alex’in ayağına bakıyor, Fenerbahçeliler’in nefret ettiği Emre Belözoğlu tribünlerin alkışlamak zorunda kaldığı tek adam oluyor, tek artısı takımın sahaya (güya) 11 kişi çıkmasını sağlayan Güiza, Semih gibi bir Fenerbahçeli’ye tercih ediliyor, tüm bunlar olurken basiretsiz ve kişiliksiz futbolumuz “kazanalım, şampiyon olalım da gerisi önemli değil” gibi bir bakış açısı ile görmezden geliniyordu.
Zaten bu söylediklerimde ne kadar haklı olduğum Trabzonspor maçı sonrası iyice ayyuka çıktı. Zira Bursa maçının berabere bittiğini sanan ve kendini Fenerbahçeli zannedenlerin şampiyonluk kutlaması adı altında sahaya girip Fenerbahçeli olmak nedir anlayamamış futbolcuları(istisnalar hariç)omuzlara alması, timsah yürüyüşü yaparak akılları sıra Bursapor ile dalga geçmeleri ve anonsun yanlış olduğunun anlaşılması sonucu “MABED” dediğimiz ve kutsal saydığımız statı yakmaları durumun vehametini gözler önüne serdi artık.

Düşünün ki Fenerbahçeli olmayı sadece Fenerium’dan orjinal forma almak sanan bu denyoların Fenerbahçeliliği; sadece 1 gol sonunda yerini başka bir ŞEY’e bırakıyordu.

Bana göre bu yaşananlar Fenerbahçe’nin ve türk futbolunun başına son yıllarda gelmiş en hayırlı şey oldu.

Sezon boyunca Türkiye’de futbol oynamaya çalışan ve maçları izlenmeye değer tek futbolu oynayan Bursaspor’un şampiyon olması hem Fenerbahçe’ye, hem Türk Futbolu’na hem de “Bizi nasılsa şampiyon yapmazlar” diyen diğer küçük zihniyetteki takımlara bir tokat oldu.


Bursaspor’un şampiyon olmasına her şeyden önce yukarıda saydığım sorunların artık (umarım) halının altına atılamayacak kadar büyük olduğunu gözümüzün içine sokması açısından sevindim ki bu sorunlar aslında sadece Fenerbahçe’yi kapsayan sorunlar da değil.

Bursaspor’un şampiyonluğunun getirdiği çok büyük bir gerçek daha vardı ki; o da kendilerine “Büyük takım taraftarı” diyenlerin aslında sadece AntiFenerbahçeli olduğunun gözler önüne serilmesi idi.

Düşünün ki kötü geçen ve yanlışlıklarla dolu bir sezonun ardından kendi takımlarının hezimetini görmezden gelip sadece Fenerbahçe’nin başarısızlığı ile mutlu olan bu büyük takım taraftarları daha bir kaç hafta öncesine kadar içlerinde kendi takımlarının da mağlubiyeti olan maçlar sonunda Fenerbahçe’yi maç satın almak, kalecileri bağlamak, hakemleri ayarlamakla suçluyor ama 1 gol sonunda her şeyi unutup “ehe nası koydular size" diye mutlu olabiliyor ve şampiyon olduk sanıp timsah yürüyüşü yapan denyolarla aynı saflara giriyorlardı.

Bunu yapan adamların şöyle bir yazı yazarak kendine Spor Yazarı(!) diyen Selçuk Yula kadar değeri vardır benim gözümde.

Sırf bu yüzden bile Bursaspor’a teşekkür edilmeli bence.

Tüm bunların yanında gözümüzün önündeki Ertuğrul Sağlam’ı bizim gözümüzün içine en SAĞLAM şekilde soktuğu için bile kutlanmalı Bursaspor.

Bursaspor’un şampiyon olması ihtimalinin konuşulduğu dönemlerde “Şampiyonlar Ligi’ne gidip de ne yapacaklar” diyip de sanki her sene Şampiyonlar Ligi’nden hüsranla dönmemiş gibi konuşan büyük takım taraftarlarına inat şampiyon olmalıydı Bursaspor.

..ve oldular da.

Umarım bu yakaladıkları muhteşem rüzgarı uzun süre kaybetmezler de diğer takımlar artık Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı değil de onları örnek alarak yanlış değil doğru modeller ışığında hareket etmiş olur.

Son olarak tekrar Benim Fenerbahçem’e dönersek;

Kadın voleybol takımı şampiyonlar ligi finali oynayan, tüm kupaları süpüren ve Armanın Gururu payesini sonuna kadar hak eden; erkek voleybol takımı, kadın basketbol takımı şampiyon olan; erkek basket takımı, başında hocası bile yokken finale yükselen bir Spor Kulübü’nün taraftarına sporu bu kadar sevdirip de o taraftarı en güzel spor olan Futbol’dan böylesine soğutmaya hakkı yok artık.


Hem de en SAĞLAM çözüm yolu KOCAMAN bir şekilde önümüzde dururken.

Ağlasam Mı

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 00:28

7

17 Mayıs 2010; artık neredeyse kaybolmakta olan ozan kültürünün çağımızdaki son temsilcilerinden Aşık Mahzuni Şerif'in 8. ölüm yıldönümü.

Bizler ucundan da olsa onun vasıtasıyla "halk ozanlığı" kavramını tanıma şansına eriştik.

Kısa sayılabilecek ömrüne sığdırdığı sayısız türküsüyle; o sayısı belli olmayan türkülerin her birinin içindeki binlerce muhteşem anlamla bugünün on dakikada iki şarkı yazan, yazdığı boktan şarkılarla sanki 9.senfoniyi yazmışçasına havalara giren süslü püslü tiplerin değil de; sadece eline sazını alıp türküsünü söyleyen bir adamın yaptığı müziğin kalitesini tattıran; yaşadığımız toprakların aslında nasıl yerler olduğunun, kardeşliğin, dostluğun, adaletsizliğin, düzensizliğin, iyiliğin, kötülüğün nasıl da ustaca hecelere sığdırılabileceğini ispatlayan bir adamdı Mahzuni Şerif.

Şimdilerde "topu topu 7 nota var kaç ayrı beste yapılabilir ki" diyip sıçarken şarkı yazanların star olduğu memlekette, adeta nefes alırcasına ürettiği yüzlerce türkünün her birinde farklı bir duyguyu bambaşka kelimelerle en güzel şekilde anlatan Mahzuni'yi bir nebze de olsa hatırlamak amacıyla aslında "Haftanın Şarkısı" başlığına uymasa da "Ağlasam Mı" türküsünü paylaşmak istiyorum.

Kendisinin TRT'de katıldığı bir programdaki görüntüsünü LocutusBece adlı kullanıcı Youtube'a yüklemiş. Kendisine de teşekkür ederek şimdilerin ağızlara sakız olan "büyük usta" sıfatının asıl sahiplerinden Aşık Mahzuni Şerif'i saygıyla anıyorum.


Mevlam Gül Diyerek iki Göz Vermiş
Bilmem Ağlasam Mı Ağlamasam Mı
Dura Dura Bir Sel Oldum Erenler
Bilmem Çağlasam Mı Çağlamasam Mı

Yoksulun Sırtından Doyan Doyana
Bunu Gören Yürek Nasıl Dayana
Yiğit Muhtaç Olmuş Kuru Soğana
Bilmem Söylesem Mi Söylemesem Mi

Mahsuni Şerifim Dindir Acını
Bazı Acılardan Al ilacını
Pir Sultanlar Gibi Dar Ağacını
Bilmem Boylasam Mı Boylamasam Mı
* www.mahzuniserif.net

**Fenerbahçe'nin hüsranı ve Bursaspor'un şampiyonluğunun analizi yarın HBBA'da.

Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 15:52

15

Haftanın Şarkısı’nda Türkiye’deki en sevdiğim grupların başında gelen Vega’nın Tatlı Sert albümünün çıkış şarkısı “Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı” var.

Açıkçası Vega’nın ilk albümü (Tamam)Sustum beni oldukça irrite etmişti. O albüm için rahatsız edici yerine irrite gibi rahatsız edici bir kelimeyi kullanmamdaki neden de vokal Deniz Özbey’in bazılarına çok özgün ve hoş gelen ama beni cidden rahatsız değil irrite hatta iğğrrrite eden yorum tarzıydı. Özellikle "Tamam Sustum" şarkısında iyice ön plana çıkan o yorum tarzından sonra gelen Tatlı Sert albümü ise gruba önyargı ile yaklaşan benim gibi pek çok müziksevere keskin bir dönüş yaptırmıştı.

Mert Koral’ın ayrılmasından sonra Tuğrul Akyüz ve Deniz Özbey’in devam ettirdiği ve Hafif Müzik albümünü çıkarmış; yukarıda bahsettiğim keskin dönüş bende yerini artık önemli bir hayranlığa bırakmıştı ki bu iki albüm sanırım 2000’li yıllarda yapılan en başarılı albümler listelerinin gediklilerindendir.

Aynı zamanda karı-koca olan Deniz Özbey ve Tuğrul Akyüz’ün müzikal uyumlarının müthiş bir çizgi yakaladığı albümün çıkış parçası olan ve Tuğrul Akyüz’ün “Evet bu bir pop şarkısı; ama biz bu şarkıyla pop şarkısı da böyle yapılır demek istedik” dediği Serzenişte başta olmak üzere her bir parça ayrı bir hit olabilecek düzeydeydi Hafif Müzik albümünde.

K9, Elimde Değil, Sokaklar Tekin Değil, Mendil’in yanı sıra sanırım Ankara’yı sevebildiğim tek şey olan Ankara şarkısı;

Başlı başına bir efsane olan ve “dileğini tutmuş, sayar sonsuzdan geri” gibi bir cümle içeren şaheser "Uçları Kırık" şarkısı albümü benim için bir efsane haline getirmiştir şimdiden. Hatta öyle ki sırf o şarkı üzerine bir kısa film senaryosu yazmış ve bir yarışmaya katılmış ama ilk ona bile girememiştim.
(jüri hakkımı yedi)

Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı



Yastığına senin sarılıp kokunla uyumuşum
Üstüm açık kalmış, ürperirken sabah olmuş
"Uyan" dedi bir ses, "uyan,o burada"
Uyandım, aradım, bulamadım

Suçum neydi?
Neden böyle oldu?

Bu sabah bir umut var içimde;
Nasıl olsa geri gelirsin diye
Her şey yerli yerinde yine
Bu sabahların bir anlamı olmalı

Koltuğuna senin kıvrılıp, hayalinle uyumuşum
Camlar açık kalmış, üşürken sabah olmuş
"Uyan" dedi bir ses, "uyan,o burada"
Uyandım, aradım, bulamadım

Bu sabah bir umut var içimde;
Nasıl olsa geri gelirsin diye
Her şey yerli yerinde yine
Bu sabahların bir anlamı olmalı.

97 - This Boy's Life

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:39

7

Binbir şaşaa ile atıp tutarak, “şöyle fantasik olcak böyle kuntastik olacak";  yok efendim “böylesi daha önce yapılmadı, blog dünyasında bir ilk” diyerek başladığım “Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi” yazı dizisinde 3 film yazdıktan sonra kocasından boşanmış Seda Sayan gibi ortalıktan kaybolmuş, adeta bu seriyi merakla bekleyen okuyucuları hayal kırıklığına uğratmıştım.

Valla niye öyle oldu ben de anlamadım ama artık bu duruma son verme adına 97 numaralı filmle karşınızdayım. Gerçi seri bu hızla giderse 2032 yılında 100 filmi tamamlamış olacağız ama olsun.

Efendim bir kez daha altını çizmekte yarar görüyorum ki bu liste, bu blogdaki tüm düşünceler gibi kişisel bir listedir ve “bu film bu sırada hatta bu listede nasıl olur, keserim çocuğumu” gibi serzenişleriniz beyhude kalacaktır. Ayrıca ülkenin en popüler sinema eleştirmeni Ömür Gedik’se bu listeye Maskeli Beşler Kıbrıs’ı bile sokarım ben kimse elleşmesin.

Girizgahı fazla da uzatmadan konumuza dönelim

Listenin 97 numarasında bir biyografi var.

İskoç yönetmen Michael Caton-Jones’un Amerikalı yazar Tobias Wolff’un kendi çocukluğunu anlattığı aynı adlı roman uyarlanan 1993 yapımı :

This Boy’s Life



*Fragman gayet dandik gelebilir. Sanırım kötü müziğin de bunda etkisi var.

This Boy’s Life yönetmenlikten çok hikayenin ve oyunculukların ön plana çıktığı bir film. Film, Toby'nin annesinin ordan oraya savrulan hayatlarına bir son vermek; hem kendisine hem de oğluna artık düzenli bir yaşam verme uğruna yaptığı bir evliliği ve o evliliğin Toby üzerindeki etkisini anlatıyor.

Yazar Tobias Wolff’u yani Toby’yi tıfıl bir Leonardo DiCaprio canlandırıyor. Açıkçası rolünün de hakkını gayet iyi veriyor. Toby’nin hırçın ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için debelenen biçare çocukluğunu gayet iyi yansıtmış kendisi.
Kanımca en iyi oyunculuklarından biri bu filmde.

Toby’nin üvey babası ile oğlunun arasında kalmış ve yine Toby kadar çaresiz kalmış annesi Carol rolünde ise Ellen Barkin var.

Ama filmin asıl yıldızı ki aslında bu filmi bu listeye sokmamdaki en büyük payın sahibi Robert De Niro’nun canlandırdığı hatta döktürdüğü üvey baba/manyak koca Dwight karakteri. Beyazperdede görüp görebileceğiniz en hastalıklı karakterlerden biri kanımca. “Bir Sosyopat Nasıl Olur” tabirinin yansıması.

Filmden seçtiğim aşağıdaki sahnede karakterle ilgili yeterli ipuçlarını da görebilirsiniz.



This Boy’s Life yukarıda da belirttiğim üzere aslında çok da özgün olmayan bir hikayeye sahip. Ama filmin bu klişelerin çerçevesinde politik, ailevi bazı alt metinler eşliğinde iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

Ama bu filmin bu listeye girmesindeki en büyük iki etkenden biri Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuğu; diğeri ise bu filmi benim için önemli iki kişiyle uykumuzun kaçtığı bir yaz gecesi öylesine izlemeye başlayıp uzun süre etkisinden kurtulamayışımızdır. Hatta öyle ki; yukarıdaki fıstık ezmesi sahnesi uzun yıllar aramızda geyik konusu olmuş ve dibinde bi yudum kola kalmış şişeler, bir lokması kalmış reçel kavanozları sırf şu sahne yüzünden gözümüzde kavanoz, şişe izleri bırakmıştır.


Biz de az manyak değilmişiz.

Bu filmi ve yazıyı biraz kısa tutmak istiyorum. Bir nevi seriye tekrar adapte süreci gibi düşünebilirsiniz.

Bir sonraki film için 3 ay sonra görüşmemek dileğiyle.

* Filmle ilgili yazılmış bir başka yazı için buna tıklayabilirsiniz.

Kısa Kısa 7

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 17:50

14

Kıraç'ın bir akıl hocası, mentoru, büyüğü falan var da ona bunları yaptırıyorsa çok fena kafa buluyor kendisiyle; ha Kıraç bunları kendi hür iradesi ile yapıyorsa, ki büyük ihtimalle öyle, ergenlik yıllarında etrafındakiler tarafından çok fena ezilmiş olduğu kanaatindeyim. Kovboy şapkalar, pelerinleri, demir ökçeli botlar, deri pantolonlar... Hayır bir de böyle gerçekten karizmatik olduğunu falan mı sanıyor acep? Evli barklı adamsın Kıraç bi kendine gel allasen. Zaten "neaaardeeessssinnnn seeaaannn" diye bağırıp beynimizi fortluyorsun her yerden. Bari görüntünle çıldırtma bizi. Sırf 100.Yıl Marşı hatrına çekiyor zaten millet seni.

Hürriyet'te röportajım çıktı ya bu sefer de "hani sen eleştiriyordun Hürriyet'i, bak Hürriyet seni meşhur etti" diyenler türedi. Sanki Hürriyet'te yazmaya başladım anasını satayım. Ayrıca ne meşhur oldum hakkaten sokakta yürüyemiyorum (!). Twitter ile ilgili sorular sordular ben de cevapladım ne var bunda ? Gidip de "ya gazetenize de hastayım" mı dedim. Günlük hayatta da memnun olmadığım bir sürü yerde bulunuyorum, bulunuyoruz. Aslında salaklık da bende. Durmadan "artık herkesi kaale almıyorum" diyip ota boka cevap yazıp hala kendimi anlatmaya çalışıyorum. Mal mıyım neyim.

Bir de arkadaşlarımın "ünlü oldun artık bizi tanımazsın" tipinde espri kisvesi altındaki sözlerine anlam veremiyorum. Hayır sizi nasıl tanımayayım ? Beni tanıyan bi siz varsınız, artistlik yapmak istesem anca size yapabilirim zaten. Ayrıca sevgili izleyenler ilerleyen günlerde Zeki Müren kılığında bir fotoğrafım yayınlanırsa "montaj o" inanmayın.

Işın Karaca saçmalıyor efendim. Kendisi mükemmel bir sese sahipken gidip o sesi Bülent Ersoy gibi kullanmaya; o harika sesi resmen harcayıp ikinci bir Zerrin Özer olma yolunda ilerliyor. Arabesque albümünü dinleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. Mustafa Ceceli'nin albümünden beri dinlediğim en büyük hayal kırıklığı bu albüm.

Geçenlerde Twitter'da günün konusu olan "twitlerin çalınması" hadisesi ile ilgili çok da fazla konuya hakim olmadan "bu tvit çalma olayı kötü de çok da abartmayalım bunu, sonuçta burda Mesnevi yazmıyoruz" gibisinden bir çıkış yapmıştım. Bunda da anlatmaya çalıştığım hırsızın hırsızlığını yine yapacağı ve üste çıkacağı idi ki buna benzer durumlar yaşıyorum biliyorsunuz. Ama sonra olayın çıkış noktası olan kendimdedegilim'in yaşadığı şeyi gördüm. Hem de benim de başıma gelen ve hatta adıma mail adresi alıp oraya buraya mail atmaya kadar giden bu yavuz hırsızlara her yerde haddini bildirmek gerektiğini tekrar fark ettim. Hem zaten Yılmaz Özdil'in şöyle bir yazı ile en sevilen köşe yazarı olduğu yerde Twitter'da harikalar yarattığımızı düşünüyorum artık. 

Yılmaz Özdil demişken ben dahil hepimiz laf söylüyoruz ama okuyoruz adamı. Bundan da daha doğal bir şey olamaz. Sonuçta bu adam bir şarkıcı, bir yönetmen değil ki yüz çevirelim. Ülkenin önemli bir kesiminin sesi. Ne yapalım kulakları mı tıkayalım. Ayrıca doğru söylediği yerde de "doğru" diyoruz zaten. Misal Beyaz Şov'da öğretmenler hakkında söylediği sözleri Feysbuk'da izledim ve hakkaten doğru söylemiş adam dedim. Ha samimiyetinden kuşku duyarım ayrı mesele. Bu arada kendisi ile ilgili okuduğum en muazzam yazı blog dünyasına çok sağlam bir şekilde giren Hoanes'in yazdığı "Anne Ben Köşe Yazarı Oldum" adlı yazıdır.


Atletico Madrid sadece 2 galibiyet alıp, ki o iki galibiyeti de hiç hak etmeden aldılar, Avrupa Ligi'nde finale kadar geldi. Eğer finalde bu sene Avrupa Ligi'nde resmen döktüren Fulham'ı penaltıya falan götürerek yenerlerse tarihin en nefret edilen zaferlerinden birini elde etmiş olacaklar.

Göksel'i ve müziğini severim. Kendisinin özgün tarzının yanında; geçen albümü "Mektubumu Buldun Mu?" ile başlayan 70'lerin popuna yorumuna son albümü "Hayat Rüya Gibi" adeta kaymak olmuş. Özellikle Teoman ile birlikte seslendirdiği Palavra pek şahane olmuş. Hele hele "Ah Nerede"yi dinlerken "Zehraaaa!!! Seni seviyorum Zehraaaaa" diye bağırasım geldi. Bu kızın "ben kendi yolumda giderim" havasını çok seviyorum.

BDP'nin parti kapatmayı zorlaştıran anayasa maddesine "Hayır" oyu vermesinden sonra artık kendilerinin parti kapatmanın ne kadar demokrasiye ters düştüğünden ve bu durumun en büyük mağduru olmalarından yakınmaları ne kadar inandırcı olacak ki? Aslında şaşırmamak da lazım. Zaten bu ülkede herkes mağduriyetten beslenip de götürmüyor mu malı. Her gece alem yapan adam bile "biz fakirdik" diyip alkış alıyor. Şaşmamak lazım.

Sürekli, boşver artık -Çivi çiviyi söker- şeklinde öğüt veriyorsunuz.
Tamam iyi diyorsunuz ama, o zaman da duvarın anası sikiliyor.
Onu ne yapacağız.

 demiş Köfte Ekmek blogunun sahibi. Pek hoşuma gitti bu laf.

İzmir'deki seri katilin yaşadığı apartmanın yan binasında çok yakın iki arkadaşım yaşıyordu ve bir nevi tehlike bizi teğet geçti. Ama gelin görün ki robot resmi katile benzeyen birine Feysbukta binlerce mesaj gelmiş. Aşkını ilan edenler, "gel ortak çalışalım, ağbi şunu da öldürebilir misin rica etsem"diyenler, "seni bulup parçalayacağım" diyip olayla hiç alakası olmayan adamı tehdit edenlerden tutun da yüzlerce acayip mesajın muhattabı olmuş robot resmin benzeri vatandaş. Emniyet'in "biz mahsuscuktan yaptık" demeci pek etkili(!) olmuş anlayacağınız.
 
Türkiye'de her intikam Ezel dizisindeki gibi alınsaydı pek çok sorunumuz hallolurdu.  Hadiseler o kadar dallanıp budaklandıktan sonra "Neydi la bizim derdimiz" diyip herkes unuturdu olayları en sonunda. Ne kan davası kalırdı, ne töre cinayeti ne de başka şey..
Ailemizin sitesi Alkışlarla Yaşıyorum 100.000 üye sayısını geçmiş ve 2.000.000 kere alkışlanmış. "İyi... site iyiye gidiye...Gastamonu ben." diyerek kutluyorum kendilerini.

Blogla ilgili herbokubilenadam@hotmail.com ve herbokubilenadam@gmail dışında mail adresim yoktur. Ayrıca tek blogger hesabım da budur. Sahtekarlık olayını abartanlar var. Açıklama gereği hissettim.

Nick Cave & The Bad Seeds - Hallelujah

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 15:14

4

Efsane olmak bambaşka da yaşarken efsane olabilmek daha bir başka sanki. Bundan daha da güzel olanı da sanırım bizlerin bu efsanelerin yaşadıkları dönemlerde yaşayıp onların yaptıklarına tanık olma şansında olmamız.

İşte Nick Cave de o yaşayan ve yaptıklarına tanık olma şansında olduğumuz efsanelerden biri. Hani şimdiki gençlerin ota boka söyledikleri "karizma" lafının gerçek anlamda vücut bulduğu bir adam.

Haftanın Şarkısı gibi bir bölüm yapıp da Nick Cave'i es geçmek de olmazdı diyerek bu hafta kendisinin en sevdiğim eserlerinden olan Hallelujah şarkısına yer vermek istedim.

Aslında dün koyacaktım şarkıyı ve videoyu ama Vimeo yüklediğim videoyu epey gecikmeli olarak hazır hale getirince bugüne kaldı. Yeri gelmişken çok iddialı başladığım ama 3 film yazıp nadasa bıraktığım kişisel beğenilerimden oluşan "Son 20 Yılın En İyi 100 Filmi" serisine bu hafta geri döneceğimi de belirteyim.

Haftanın Şarkısı Nick Cave&The Bad Seeds'den geliyor :

Hallelujah



On the first day of May I took to the road
I'd been staring out the window most of the morning
I'd watched the rain claw at the glass
And a vicious wind blew hard and fast
I should have taken it as a warning
As a warning As a warning
As a warning

I'd given my nurse the weekend off
My meals were ill prepared
My typewriter had turned mute as a tomb
And my piano crouched in the corner of my room
With all its teeth bared
All its teeth bared All its teeth bared
All its teeth bared.

Hallelujah Hallelujah
Hallelujah Hallelujah

I left my house without my coat
Something my nurse would not have allowed
And I took the small roads out of town
And I passed a cow and the cow was brown
And my pyjamas clung to me like a shroud
Like a shroud Like a shroud
Like a shroud

There rose before me a little house
With all hope and dreams kept within
A woman's voice close to my ear
Said, "Why don't you come in here?"
"You looked soaked to the skin"
Soaked to the skin Soaked to the skin
Soaked to the skin

Hallelujah Hallelujah
Hallelujah Hallelujah

I turned to the woman and the woman was young
I extended a hearty salutation
But I knew if my nurse had been here
She would never in a thousand years
Permit me to accept that invitation
Invitation That invitation
That invitation

Now, you might think it wise to risk it all
Throw caution to the reckless wind
But with her hot cocoa and her medication
My nurse had been my one salvation
So I turned back home
I turned back home I turned back home
Singing my song

Hallelujah
The tears are welling in my eyes again
Hallelujah
I need twenty big buckets to catch them in
Hallelujah
And twenty pretty girls to carry
them down
Hallelujah
And twenty deep holes to bury them in
Hallelujah
The tears are welling in my eyes again
Hallelujah
I need twenty big buckets to catch them in
Hallelujah
And twenty pretty girls to carry them down
Hallelujah
And twenty deep holes to bury them in

Jenerikler 12 - Sıdıka

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 16:54

11

Sağ gösterip sol vuran blog HBBA olarak 1 haftalık aranın ardından "haftanın şarkısı" ile değil "Jenerikler" bölümü ile geri dönüyorum.

Blogun ilk dönemlerinde başladığım ve 11 adet jeneriği konu ettiğim "Jenerikler" bölümünde bu sefer Sıdıka'nın jeneriği var.


Bana göre Türkiye'deki en önemli mizahçılardan olan Atilla Atalay'ın kaleminden fırlayan kenar mahallenin cam kenarındaki entel kız Sıdıka, onun tipik Türk babası kıvamındaki babası Zekeriya Saka, arada kalıp hem babayı hem çocukları idare etmekle ömrü tükenen anne Safiye Saka ve yine tipik kız ağbisi muhteşem insan Samim Saka'dan oluşan bu harika aile sadece Atilla Atalay'ın kaleminde kalmamış; ayrıca televizyon tarihimizdeki en iyi uyarlama dizi olma ünvanını da elde etmiştir kanımca.

Dizinin; Baturalp Dinçdarı, Apartman Yengesi, Kenar, Bebeto gibi her karakteri ayrı bir fenomen olmuş 2000'li yıllarda yapılan her komedi dizisine burun kıvırmamızınen en önemli sebeplerinden biri haline gelmişti.

Dizinin tüm bu artılarının yanında o zamana kadar bizde pek rastlamadığımız Latif Demirci'nin çizimlerinden oluşan animasyon türündeki jeneriği de apayrı bir kalite içeriyordu.



* Atilla Atalay'ın blogu : Blogların Amiral Gemisi