Sayın Devlet Büyüklerimiz

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 19:27

31

"Bu aralar çok kötüyüm, bir süre ortalarda yokum, ben gidiyorum sağlıcakla kalın.." diye gidip gele gele blog dünyasının Aziz Yıldırım'ı olma yolunda hızla ilerliyorum sevgili okuyucular.

Neyse efendim bu sefer dönüş faslını kısa tutup yazının konusuna döneyim.

Bu sabah neler oluyor neler bitiyor diye internete bir göz gezdireyim dedim ve benim de blogdaki yazılara video eklemek için kullandığım, ara ara da sadece vakit geçirmek için ziyaret edip saatlerce kaldığım, bana göre en kaliteli video sitesi olan Vimeo'ya erişimin engellendiğini öğrendim.

İçeriğinde ağırlıklı olarak kısa filmler, illüstrasyonlar, müzik videoları bulunduran ve gerçekten de neredeyse her videosundan ayrı haz alabileceğiniz bu siteye erişimin engellenmesi aslında çok da şaşırtmadı beni. Hatta tam aksine henüz engellenmemiş olması idi beni şaşırtan.

Zira malumunuz ülkemizde erişime engellenmemiş video sitesi sayısı engellenenlerin yanında hayli azınlıkta kalıyor. Hele hele Ulaştırma Bakanı ünvanı taşıyan; yani bu ülkede iletişim, bilişim denince en önemli yetkili sayılan Binali Yıldırım'ın zamanında kendisine yöneltilen "Youtube engeli ne zaman kalkacak" sorusuna "Ne işiniz var elalemin sitesinde" diyerek cevap verdiği yerde bırakın vimeo'nun engellenmesine isyan etmeyi, internete girebildiğimize bile şükretmeliz bence. Bakanımızın dediği gibi ne işimiz var elalemin sitelerinde kuzum?

Bu seferki engellenme gerekçesi ise şuymuş efendim; CHP milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin bir hanımla birlikte olduğu bir video Vimeo'ya yüklenmiş ve  bunun sonucunda da siteye erişim engellenmiş. Sağolsun devlet büyüklerimiz gerek iktidarı ile gerekse muhalefeti ile her türlü sansür yoluna giderek bizlerin yine kötü yola sapmalarını engellemiş.

Açıkçası ben bu kararlarda çok büyük mantık hataları görüyorum. gördüğüm hataları da sakın "Bu devirde site mi engellenir, çağdaş toplumda sansür olur mu, bilişim özgürlüğü" gibi şeyler değil.

Efendim biz yaşadığım şu ülkede fikirlerimizi açık açık kimseden korkmadan, çekinmeden, yanlış anlaşılma, dayak yeme, hapse girme, dışlanma ve benzeri durumlara uğramadan ancak internette dile getirebiliyoruz. İnternette "karşıysan arkadaşını çağır" diyip davetlere tıklıyor, twitler yazıp trending olup anarşistlik yapıyor, bloglarda uzun yazılar yazıp "helal olsun, altına imzamı atarım" yorumlarıyla hazlar duyup kendimizi muhalefet sanıyor ve böylece klavye delikanlıları olup gerçek hayatta yine o sandıklara gidip iktidarından muhalefetine bu denyoları başımıza getirip; özetle günlük hayatta susup klavyede coşuyoruz.

E durum böyleyken sevgili büyüklerimize sesleniyorum;

Sayın devlet büyüklerimiz;

Çalıyorsunuz, çırpıyorsunuz, yolsuzluk yapıyorsunuz, halkı aldatıyor, karılarınızı da aldatıyor, onla bunla yatıp videolarda yakalanıyorsunuz. Hepsi size helal olsun. Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin koyun vatandaşlarından biri olarak size herhangi bir itirazda bulunmuyorum, zira haddim de değil efendim. Yoksa biliyorum ağzıma sıçarsınız ki sıçıyorsunuz da.

Benim sizden istirhamım şu ki; bari bırakın da hiç değilse sanal alemde hayalimizdeki muhalefeti, itirazı yapalım. Yazılar yazalım videolar çekelim, izleyelim, sizleri eleştirelim. Nasıl olsa günlük hayatta siz ne derseniz yine o olacak. Yine her birimiz bilmem kaç bin dolar borçla doğacak, her sabah andımızı okuyarak varlığımızı bu güzel vatana emanet edip "Almanya yenilince biz de yenik sayıldık yoksa yenilmezdik oğlum lan" müfredatında derslerle büyüyecek, verdiğiniz eğitim bir boka yaramadığı için ana-babalarımız dersanelere servetler harcayıp bizleri üniversiteye sokmaya çalışacak, mezun olanlar bile aslında meslekleri olan mesleklerini yapmak için cevaplarını satın alamadıkları sınavlarda sürünecek, iş bulanlar bile açlık sınırında maaşlarla çalışacak, sonra bizleri zorla askere alıp girişinde "anneler; oğullarınız bize emanettir" diyen komutanların bokunu temizleyip analarımıza küfürleriyle aylar geçirecek, evlenip çoluk çocuk yapıp televizyonda dizi izleyip sonra yine bu kısır döngüyü devam ettireceğiz.

Tüm bu ahval ve şerait içinde bari bırakın da klavye delikanlısı olmaya, sizlere internette muhalefet yapıp, sanal alemlerde vakit geçirmeye devam edelim.

Bırakın da yaşamak istediğimiz ülkenin hayalini sanal ortamda nicklerimizin arkasına saklanarak kurmaya devam edelim.

Son söz olarak : Hepinizin ağzına sıçayım.

Saygılar.. 

Ara

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 18:51

8


Bu ara yine bir şeyler oluyor bana çok da detaya girmek istemiyorum. Zaten ergenler gibi oldum her ay en az bi kere "bu ara şöyleyim bu ara böyleyim" diyip duruyorum salak salak.

Pek yazasım gelmiyor. Hatta ölüm yıldönümü nedeniyle Zeki Müren hakkında bir yazı yazmıştım onu bile tamamlayıp koymak gelmedi içimden. Öyle nedensiz değil bu sefer aslında. Var bir kaç nedeni de dile getirmek istemiyorum. Belki şu alttaki veda yazısının etkisine de girmiş olabilirim.

Neyse efendim bir süre yokum ben yine. Hep habersiz kayboluyorum bu sefer haber vermek istedim.

Dönerim bi ara belli olmaz benim sağım solum.

Gelene kadar kalın sağlıcakla.

Veda

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 02:54

30

İnsan çocukluğuna ne kocaman olunca; ne de okullar bitirip, çoluk çocuğa falan karışınca veda ediyor.

İnsan çocukluğuna en çok vedalarla veda ediyor.

Yine izliyorsun çizgi filmleri, yine oynuyorsun belki gerçek çocukların bile oynamadığı o oyunları, yine hoplayıp zıplıyorsun koca tipine bakmadan ama; vedaların çoğaldıkça artık eskisi gibi olmadığını biliyorsun her şeyin.

Her vedada biraz daha uzaklaşıyorsun o çocukluktan.

O veda; en sevdiğin arkadaşının beraber büyüdüğünüz şehri terk etmesi oluyor bazen,

Michael Jackson'ın, Barış Manço'nun ölmesi oluyor;

Çok sevdiğin bi yere sırf ordaki anılardan korktuğun için gidememek, sevdiğin o şarkıyı artık dinleyememek, o filmi, o sahneyi izleyememek oluyor.

Canın vedalarla yandıkça, o yanmadan çok, çocukluğunun seni terk etmesine üzülür oluyorsun aslında.

Belki artık eğlendirmiyor seni çizgi film izlemek ama; sırf sembolik de olsa o çocukluğa tutunmak için izliyorsun kim bilir.

Ben çok veda yaşadım şimdiye kadar. O vedalar kadar da uzaklaştım çocuk olmaktan.

Yaşadığım vedaların neredeyse tamamında da hep veda edilen, kalan taraftaydım.

Hep ben uğurladım en sevdiğim arkadaşlarımı otogarlarda, havaalanlarında.


Kalmanın en zor tarafı giden kadar rahat olamamak.

Gidene güç vermek için mi bilmem ama ben vedalarda kendim gibi olamıyorum sanki. İçime bir şey oturuyor ve o oturan şey beni ortamdaki en rahat insan gibi gösteriyor, en güçlü en umursamaz gibi.

Avantaj gibi duruyor biliyorum ama öyle değil ki..

Bunu ilk kez çocukluk kahramanım Teyzem'e veda ederken yaşamıştım.

Teyzem.

Bugün bir sürü şey hakkında ukalaca ahkam kesiyorsam en büyük sebeplerinden biri olan kadın. Atilla Atalay'ın Sıdıka'sı bir nevi.

Teyzem artık aynı şehirde olmamak üzere ayrılacağı zaman herkes salya sümük düeti halinde etrafında dolanırken o beni en sona bırakıp on dakika sarılıp ağlamıştı.

Bense sadece gülümsemiştim ona sarılırken hayatımda hiç gülümsemediğim şekilde. Hayatımdaki en soğuk gülümsemeydi herhalde o gülümseme.

Arabaya binip gittiğinde ise baktım öyle salak salak.

Kahramanım çekip gitmişti ve artık eskisi gibi de olmayacaktı biliyordum ama tek gözyaşı dökmemiştim.

Anneannem'in gidişine kadar anlam verememiştim buna.

Anneannem.

Ben ona anneanne demiyordum aslında. Anne diyordum.

Hani hep "Senin hiç annen öldü mü?" gibi cümleler kurarlar ya filmlerde şarkılarda; işte ben onu demeyeceğim de ona benzer şunu söyleyebilirim herhalde : Siz hiç bir insanın son isteği oldunuz mu?

Ben onun son isteğiydim.

Buz gibi bir ifadem vardı o anda bile.

7 saat sonra ölecek hastalıktan tanınmaz hale gelmiş o kadın benim elimi tutarken etraftaki herkes dünyanın en acıklı sahnelerinden birinin etkisiyle ağlayarak gözlerini bize dikmişken, benim adımı sayıklayan anne dediğim kadın elimi o hastalıktan eser yokmuş gibi sımsıkı sararken ben yine buz gibiydim.

Ben niye böyleydim ki?

Her şeye tepkisini en açık ifade ile gösteren, "erkek adam ağlamaz" denen yerde bile "sokarım erkekliğine" diyen ben nasıl bu vedalarda böyle böyle buz kesiyordum?

Bilmiyorum ama sanırım çocukluğuma vedaydı onların hepsi. O yüzden galiba. Bilmiyorum ki.

Aşık olduğum kadınlara veda ederken o vedaların hakkını en ala şekilde verip koyveriyordum; aşk acısı dolu kliplerimizi çekiyorduk sevdiceğim olan insanlarla ama çocukluğuma veda ederken işime gelmiyordu kendim olmak.

Numara yapıyordum sanki.

"Gelelim haftanın şarkısına" diye bağlasam şimdi küfredersiniz herhalde.

Ama valla oraya geleceğiz.

Peki niye böyle bir yazı yazdım ki?

Çünkü Lhasa'nın şarkısı bu haftanın şarkısı.


2010'a girildiği gün yani yılbaşı gecesini evde geçirmeye karar vermiştim. Aramadım kimseyi, plan program yapmadım, teklifleri de geri çevirdim. Öyle müzik falan dinledim tüm gece. Sonra tesadüfen Lhasa De Sela'yı keşfettim o gece. "De Cara a la Pared"i dinledim neredeyse yüzlerce kez. Kilitlendim kaldım.

Aklıma vedalarımı getirdi Teyzem'e, Anneannem'e, eski aşklara, arkadaşlara; hayatımda içinde hüzün olan ne varsa yaşadım her dinleyişimde teker teker. Aynı şarkıda anneannem de geldi aklıma, aşkından süründüğüm kadın da, Barış Manço da, Six Feet Under da. Alakalı alakasız her türlü hüznü yaşadım her dinlediğimde.

Ertesi gün kimmiş bu hatun diye bakayım dedim ayılınca.

Benim Lhasa'yı keşfettiğim günün; Lhasa'nın hayatındaki son gün olduğunu öğrendim. 37 yıllık ömrünün son günüde keşfetmişim bu sesi.

Samanyolu Tv'deki "hidayete erme" temalı hikayeler gibisinden bir şey diye anlatmadım. Öyle de değil zaten. Sadece o geceden sonra ilk kez bu hafta dinledim tekrar Lhasa'yı ve bunları yazmak istedim.

Neyse; böyle işte.

Siz şarkıyı dinleyin ben gidip oyun oynayacağım şimdi.


Lhasa De Sela - De Cara a la Pared
Llorando
De cara a la pared
Se para la ciudad
Llorando
Y no hay más,
Muero quizás.
Ha! dónde estás ?

Soñando
De cara a la pared
Se quema la ciudad

Soñando
Sin respirar
Te quiero amor
Te quiero amor

Rezando
De cara a la pared
Se hunde la ciudad

Rezando
Santa María
Santa María
Santa María

Muriendo

Hayata Dair 3,5 Saniye

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 17:51

2

Vimeo'da gezerken rastladığım İsrailli Eran Hilleli'den "Three and a Half Seconds About Life" adında kısa bir animasyon.

"Haftanın Videosu"nu es geçmeyelim dedim.

Three and a Half Seconds About Life



* Eran Hilleli'nin diğer çalışmalarının da yer aldığı kişisel sitesi için buna tıklayın.

Milli Takım vs. Milli Takım

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 03:00

30

İki günde iki milli maç oynandı ülkenin en çok sevilen iki spor dalında. 

İkisinden de galibiyetle ayrıldık.

Beni bu yazıyı yazmaya itense bu iki takıma bakış açım, açılarımız.


Dün futboldaki Belçika; bugünse basketboldaki Slovenya maçlarını izlerken tepkilerimin ne kadar birbirinden ayrıldığını fark ettim. Aslında uzun zamandır farkındaydım bunun da iki maç art arda olunca bu farklar daha bariz bir şekilde çıktı ortaya.

Zira dün gece ikide iki yapmamızı sağlayan çok önemli galibiyeti getiren gollerde ne kadar ruhsuzsam; bugünkü basket maçında bir o kadar heyecanlı, her baskette yerimden sıçrar bir haldeydim.

"İki maçın önemi ve anlamı farklı" diyebilirsiniz tabi ki. Hani biri telafisi olan bir grup maçı diğeriyse kaybedildiği takdirde turnuvaya veda edilen çok daha zor ve önemli bir maç. Ama bahsetmek istediğim farkların maçların önemiyle pek de alakası yok aslında.

Bahsetmek istediğim iki takıma karşı hissettiklerim.

İtiraf ediyorum ki; ben basketbol takımımızın onda biri kadar bile sevemiyorum futbol milli takımımızı. Hatta daha da açık olayım :

Ben futbol milli takımımızı hiç sevemiyorum.

Bunun başarıyla falan da alakası yok inanın. Hatta en başarılı oldukları dönemde bile bir sempati besleyemiyorum futbol takımına.

Şimdi "vay vatan haini" diyen bir kitle okumuyordur herhalde burayı umuduyla iki takıma karşı hislerimin bu kadar farklı olmasının nedeni olarak gördüğüm bir kaç şeyi irdelemek istiyorum izninizle ;

Futbol milli takımımızın kaptanı Emre Belözoğlu'dur, Emre galip geldiğimiz maç sonrası bile kendisini eleştiren bir gazeteciye hem de binlerce insanın önünde kol hareketi yapar; baskette kaptan Hidayet'tir. O galibiyetten sonra kendisine mikrofon uzatan muhabire sarılıp tezahürat yapmaya başlar.

Futbolda Mesut Özil, Gökhan İnler, Eren Derdiyok, Serdar Taşçı fark edilmeyip elden kaçırılı; fark edilen Borussia Dortmund'un yıldızı Nuri Şahin; Selçuk Şahin'in bile sahada olduğu takıma giremezken; basketbolda Ersan İlyasova Özbekistan'dan keşfedilir; adını duymadığımız Engin Atsür NCAA'den direkt olarak takıma monte edilir.

Futbolda kaybettiğimiz zaman İsviçre maçındaki gibi bizzat futbolcularımızın ve teknik heyetimizin içinde olduğu olaylar yaşar; antrenörümüzün rakibi tekmelediği, oyuncularımızın rakiple tekme tokat kavga ettiği sahnelere şahit olurken; basketbolda oyuncularımız rakibinin elini sıkar, deplasmanda bile olsa rakip taraftarı bile alkışlayarak soyunma odasına gider.

Futbolda kendi taraftarınca bile sevilmeyen, hatta kendi kulubünde bile oynatılmayan demirbaş adamlar mutlaka milli takıma çağrılır; basketbolda ise sadece hak edenlere forma verilir. Yeri gelir Mehmet Okur gibi bir AllStar bile kadroya davet edilmez.

Futbol takımı eğer bir turnuvaya gitmeye hak kazanmışsa o dönemki reklam cıngıllarından sloganlar oluşturulurken; basket takımının şarkısı da sloganı da hep "12 Dev Adam"dır.

Futbol takımı en büyük başarılarda bile takım olamadığı için eleştirilirken; basketbol takımı takımdır.

Futbol takımı büyük bir zafer kazandığı zaman muhtemelen sokaklarda kargaşa çıkar, kornalar gece geç saatlere kadar öttürülür, havaya ateş açanlar yüzünden birileri yaralanır veya daha kötü senaryolar ortaya çıkar; basketbol takımı zafer kazandığı zaman hiç bir şey olmaz.

Futbol takımının maçlarını anlatan spiker hakem lehimize bariz bir hata yapsa bile bunu es geçer, tersi durumda hakemi hedef gösterir, oyuncularımızı her zaman haklı ilan eder; basketbol maçlarını Murat Murathanoğlu anlatır; hem coşturur en güzel şekilde ama coştururken bile eğriye eğri doğruya doğru der hak yemez.

Futbol maçlarını Ömer Üründül yorumlar ağzından "oeeevvvvv, gol oldu, futbol çok enteresan, aut oldu" gibi yorumlar çıkarken; basketbol maçlarını Kaan Kural, İhsan Bayülken, Murat Didin gibi isimler yorumlar adeta maçı yaşatırlar.


Futbol takımı Dünya Kupası'nda yarı finale çıkınca Hakan Şükür saha ortasında takım arkadaşlarına "Kıskananlar çatlasın" diye slogan attırırken, basket takımı Dünya Şampiyonası'nda yarı finale kalınca Hidayet ve Ömer sevinci taraftarla paylaşır.

Futbol takımının en yeteneksizi Sabri'dir; en iyi gününde bile çekilmez; basket takımının en zayıf halkası Ender'dir; en kötü gününde bile mutlaka iyi işler başarabilir.

Futbol takımımız dünyanın en antipatik takımlarından biriyken; basketbol takımımız tüm basketbolseverler tarafından sempati duyulan bir takımdır. 
Basketbol takımımız sportmendir; futbol takımımız değildir.

Biliyorum ki haddinden fazla abarttım. Gittim en uç örnekleri hatta konuyla hiç alakası olmayan şeyleri buldum ve iyice yerin dibine soktum futbol takımını farkındayım.

Ama örneklerin hangisi uydurma ?

Ha derseniz eğer "E zaten futbol takımları hep böyledir, basketbol zaten daha sportmence bir oyundur" falan diye o zaman da size daha farklı örnekler veririm. Misal Yunanistan basket takımı hiç sevilmez. Daha bir kaç gün önce sırf İspanya ile eşleşmemek için Rusya'ya bilerek kaybeden bir takım Yunanistan.

Peki ya Sırplar?

Yugoslav faulü diye bir şey var dünya basketbolunda daha ne olsun.

Daha turnuva öncesi hazırlık turnuvasında Sırp ve Yunan basketbolcular bildiğin meydan dayağı attılar birbirlerine. Bakın şurdan izleyin. Hazırlık maçı bu yahu.

Bizim basketbolcuların bırakın hazırlık maçını hangi önemli maçta o hale geldiğini gördünüz?

Yani diyeceğim şu ki antipatik olacak olduktan sonra basketbolda da bu gayet mümkün.

Peki ya futbolda UEFA'da en çok ceza dosyası olan ülke hangisi? 

Diyorum ya belki fazla abarttım belki biraz kötü niyetliyim ama ben sevmiyorum futbol takımımızı yukarıda saydığım ve daha çoğaltabileceğim şeylerden dolayı.

Basketbol takımımızı ise isterlerse her turnuvayı hüsranla kapatsınlar her zaman yürekten destekliyorum.

Son söz Okay Karacan'dan gelsin :

Bu sıcaklığı futbol milli takımdan görebilir misiniz ? Muhabirin yanında ülkeyle birlikte eğleniyorlar, sevimli, egosuz ve aslan gibi samimi.

Kısa Kısa 9

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 01:32

19

Grooveshark'ı da kapattılar sonunda çok şükür. Eğer bilgisayarınızda çeşitli ayarlar falan yoksa yanda her hafta yenilediğim "Haftanın Şarkısı"nı dinleyemeyeceksiniz muhtemelen. Malum ülkemizin birlik beraberlik ve bütünlüğünü parçalayacak videolar izlenilmesin, çok değerli pek güzide sanatçılarımızın hakları gasp edilmesin diye bu tip kararlar alınıyor. Çok yararlı çok faydalı. Devamını da bekliyoruz.

Ben çok örnek bir vatandaş olduğum için ne youtube'a girer bir şeyler izler, ne grooveshark'dan müzik dinler ne de google'dan bir şeyler aratırım. Türk bayrağı duvarkağıtlı bilgisayarımla internete girer, kahramanlık öykülerimizin anlatıldığı videoları izler, sadece marşlarımızı dinlerim. Keşke herkes benim kadar örnek bir vatandaş olsa. Keşke.

Binali Yıldırım diye bir bakan var bu ülkede ve yıllardır var bu adam. Onun döneminde neredeyse her üç ayda bir büyük bir tren kazası yaşanıyor, internet siteleri yasaklanıyor, türlü saçmalıklar dönüyor ama bu adam hep sabit. Herkes gidiyor ama o hep koltukta. Teknolojiden, iletişimden, ulaştırmadan sorumlu bir bakan bu adam. Yani o konularda bu ülkedeki en yetkili insan. Ama site kapatılmasından sonra "Ne işiniz var elalemin sitesinde" diyor. Biz de gelmiş yok şöyle yok böyle diye ahkamlar kesiyoruz.

Başbakan basketbol maçını izleyecek diye ponpon kızlar sahaya çıkartılmıyor. Neden? Ben buna herhangi mantıklı bir açıklama getiremiyorum. Hoş mantıklı açıklama getirebildiğimiz şeyler azınlıkta zaten ama bu ponpon kız meselesine acayip derecede takıldım. Utandım resmen bu olaydan dolayı. Hani orda burda "İran olacaz çarşaf gelecek" diye saçmalayanlardan olmadım hiç bir zaman ama nedir bu bağnazlık?

Bir de o kızlara ne dediler acaba?  "Bu akşam başbakan gelecek siz yoksunuz kızlar" mı dediler? Bu kızlar "Biz ne yapıyoruz ki başbakanın önünde uygunsuzuz diye bizi çıkarmıyorlar" diye düşünmedi mi? Ayıp olmadı mı şimdi o kızlara?

Kadın voleybol takımının maçlarına hiç gitmesin devlet büyüklerimiz. Onlar ponpon kızlardan daha açık seçik giyiniyorlar. Bi de eğiliyorlar falan. Çok sakıncalı.

Ponpon kızların basketbol salonuna girmesini yasaklarsan, türbanlı kızların üniversiteye girememesi saçmalığını nasıl ortadan kaldıracaksın? Kim inanır senin samimiyetine?

U2'dan da Bono'dan da zerre hazzetmem.

Emmy ödüllerine sinir oldum. Dexter gibi muhteşem bir sezon yaşatan bir dizi yerine Mad Men saplantısına anlam veremiyorum. Allahtan bana göre son yıllarda Dexter'la beraber çekilmiş en iyi dizi olan Breaking Bad'den Bryan Cranston ve Aaron Paul duble yaptılar da en azından teselli bulduk.


Michael C.Hall yaşayan en iyi genç aktörlerden biri bana göre. Dexter'ın son sezonundaki performansıyla da fazlasıyla hak etti ödülü ama Breaking Bad'i izleyen biriyseniz Bryan Cranston'ın Walter ya da nam-ı diğer Heisenberg karakteri ile ödül almasına şaşırmazsınız. Dexter rolünde Hall müthiştir evet ama Breaking Bad, Dexter'dan çok daha fazla oyuncuların performanslarıyla giden bir dizi ve hem Cranston hem de Pinkman rolündeki Paul muhteşemler.

Hugh Laurie'ye de ayıp oluyor artık.

Breaking Bad, Dexter, House gerçekten harikalar ama şunu 10000.kez söylüyorum ki gelmiş geçmiş en iyi dizi Six Feet Under'dır. Ardından da OZ gelir. (bunu durmadan söyleyeceğim)

Hayatımda çok zor anlar da yaşadım; kendimi tutamadığım ağladığım, dayanamadığım, güçsüz kaldığım dönemler oldu. Bazen günlerce uyumadım, yemedim, içmedim kimselerle görüşmedim nice çile çektim ama hiç biri oyuna girmek için kenarda beliren Selçuk Şahin kadar eziyet çektirmedi bana. Gerçekten anlam veremiyorum. Hani halısaha maçlarında adam eksik olunca futbolla hiç alakası olmayan bir arkadaşınızı çağırırsınız ya; kızmazsınız da ona hata yapınca falan çünkü iyi çocuktur ve sizi kırmamak için gelmiştir. İşte diyorum Selçuk da öyle çok iyi bir insan da ondan mı 7 yıldır Fenerbahçe'de oynuyor acaba?
Hayır bir de milli takıma falan da alıyorlar adamı. Alan da Guus Hiddink. Geçen sene oyuna Essien'i sokan adam yapıyor bunu. Zaten Cristian'dır, Bilica'dır yeterince kafayı yediriyor bir de oyuna giren oyuncu 21 numara Selçuk... Off offf...


Blogun temasını değil de (çok meşakatli o) şu bannerı bi değiştirelim diyorum. Bu konuda "ben bir şeyler deneyeyim" diyenler şu linkteki bannerın üzerinde bir şeyler deneyebilir. İlla belirli bir şeye(House, Alex vs.) takılmak zorunda değilsiniz. Kafanızdaki HBBA imajına göre yapabilirsiniz bir şeyler. Açığım her şeye. İlgilenenlere şimdiden teşekkür; "lavuğa bak bir de milletten kendisine logo yapmasını istiyor" diyenlere de şimdiden aşk olsun.

Ünlü birileri gelince karşısında kul köle olma yavşaklığından utanıyorum (Fazıl mod) Tamam ilgilenin de bokunu da çıkartmayın. Her şeyin bir dozu var. Daha iki maç oynamadan omuzlarda taşıyorlar ya futbolcuları o hesap.

Cuma geceleri Star'da Gecekondu diye bir talk show/dizi var ki sormayın. Son zamanlarda televizyonlarda izlediğim en harika işlerden biri.


Efendim blog, friendfeed, twitter, facebook, formspring derken tumblr'a da el attım. "Aman bir şeyden de eksik kalma" dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız efendim ne diyim. Orda ne yapacağıma gelince de daha çok resim, foto ve şarkı üzerine bir şeyler paylaşacağım. Buraya haftada bir şarkı koyuyorum üzerine bir yazı yazıp. Twitterda bazen şarkı linkleri paylaşıyorum. En iyisi her gün tumblr'a bir şarkı koyayım da bu da bir düzene girsin dedim.
Şu linkten takibe alabilirsiniz.

Bu Kısa Kısa da burda bitsin. Zaten bu Kısa Kısa'lar normal yazılardan daha uzun oluyor şimdi fark ettim.

Dönüş

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 17:34

12

Reşit Bey'in ilk gördüğü anda tutulur kendi tarlasında ona kafa tutan Gülcan'a.

Gülcan benzemez daha önce gördüğü hiç bir kadına, hiç bir insana, hiç bir şeye..

Uyuyamaz, yiyemez, düşünemez doğru dürüst.

"Senin gibi bir bey tarlada çalışan ırgat bir kıza..." diyen adama şöyle cevap verir :

Takıldı kafama. Hali, cüreti, öfkesi....

Aynı adam şu cümleyi kurar sonra :

Bu işin tek bir yolu vardır : Ayağına düşür; işini bitir.


O cümle ile Reşit Bey önümüzdeki 70 dakika boyunca sadece Gülcan'ı değil biz izleyicileri de mahvedecek bir sürü şey yapar.

Dönüş öyle bir filmdir ki; içinde binlerce klişe, abartılı karakterler, haddinden fazla trajik öğe ve daha bir sürü "yok artık daha neler" denecek şey barındırır.

Ama Dönüş öyle bir filmdir ki; tüm bunlar olurken; yani tüm bu klişeler, abartılar, talihsizlikler yaşanırken en göğsü kıllı adamı bile elinde tuvalet kağıdıyla(kağıt mendil yetmez) salya sümük bırakır.

Hani derler ya "rolünü yaşıyor" diye işte o cümlenin vücut bulmuş halidir Türkan Şoray'ın Gülcan karakteri.

Türkan Sultan gerçekten hasretle uğurlar Alamanya'ya giden İbrahim'i, gerçekten kafa tutar Reşit Bey'e, gerçekten de tarlada oğlunu doğurur bir yandan sevdiği adama baka baka ve gerçekten de bırakmaz ölen evladını. "Kızım ver gömelim çürüyecek" diyen köylülere "Babası gelmeden gömmem" derken gerçekten de söyler o lafı.

Gerçekten gelmeyeceğini; gelse bile artık "öyle" gelmeyeceğini bilir halde bekler sanki İbrahim'i.

Yönetmeni de kendisidir Dönüş'ün.

Hani, diyorum ya bir sürü klişe var abartı var da bilmem ne de falan diye.. Ama işte Bertolucci gelse Türkan gibi çekemez bu filmi. Onun gözünden çekemez. Onun kadar gösteremez bize Gülcan'ın gerçekliğini.

Filmin sonunda tükenmiş, biçare halde öyle amaçsızca yürürken Gülcan; Seha Okuş öyle bir girer ki şu an sıfat bulmakta zorlandığım sesiyle "Hasretinle yandı gönlüm.." diyerek..

Ben bu şarkıyı hiç böyle dinlememiştim dersin o "Yandı yandı, söndü gönlüm" diye devam ederken.

...ve İbrahim girer kadraja devrilmiş bir arabada yanında başka bir kadınla.

Hiç bir zaman beklemekten caymadığı İbrahim'in cansız elini tutarken Gülcan "Dönüşün böyle mi olacaktı" der sadece içinde hala "seni seviyorum"u barındıran bir sitemle.

Öfkelenemez bile kendisini aldatan, bin bir acıyla bırakan sevdiği adama.

"Gidecektin gelmez oldun, halimi hiç sormaz oldun" derken Seha Okuş; Gülcan sevdiği adamın başka bir kadından olan çocuğuna öyle bir sarılır ki, o sarılmayı Türkan Sultan öyle bir yaşatır ki, yönetmen Türkan Şoray bize o sarılmayı öyle bir gösterir ki..

Öyle işte...

Bu kadar.



Seha Okuş - Hasretinle Yandı Gönlüm
Hasretinle yandı gönlüm
Yandı yandı söndü gönlüm
Evvel yükseklerden uçtu
Düze indi şimdi gönlüm

Aramızda karlı dağlar
Hasretin bağrımda kışlar
Başa geldi olmaz işler
Yokluğundan öldü gönlüm

Gözlerimde kanlı yaşlar
Hasretin bağrı kışlar
Başa geldi olmaz işler
Yokluğundan öldü gönlüm

Gelecektin gelmez oldun
Halimi hiç sormaz oldun
Yaralarımı sarmaz oldun
Yokluğundan öldü gönlüm

Aramızda karlı dağlar
Hasretin bağrımda kışlar
Başa geldi olmaz işler
Yokluğundan öldü gönlüm

Gözlerimde kanlı yaşlar
Hasretin bağrımda kışlar
Başa geldi olmaz işler
Yokluğundan öldü gönlüm

* Şarkıyı yan taraftan; o açılmazsa da burdan dinleyebilirsiniz. Malum grooveshark'ı da kapattılar açılmayabilir.

** Dönüş filmini izlemek içinse buna tıklayın.