Jehan Barbur - Yoluma Çıkma

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 19:59

17

Haftanın Şarkısı'na çok uzun zamandır Türkçe bir şarkı koymadığımı fark ettim. Bunun belli bir nedeni yoktu. Hatta cidden farkında bile değildim bu durumun.

"Birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımızın olduğu şu günlerde" bu gidişe bi dur demek adına bundan sonra bir hafta Türkçe bi hafta ecnebi şarkıları koymaya karar verdim.

Uzun zaman sonra blogda yer alan ilk Türkçe şarkı da Jehan Barbur'a ait olsun istedim. Zira kendisinin Arap, Türk, Hıristiyan, Lübnan, İskoç gibi zengin kökenli melezliği bu geçiş için en güzel seçimlerden biri olacaktı ki kendisinin "Uyan" isimli albümü bana göre son yıllarda Türkiye'de çıkmış en iyi albümlerden biri.

Aslını söylemek gerekirse kendisini çok ama çok geç keşfetmiş olmanın da hüznü var üzerimde. Nasıl olur da böyle bir sesi, böyle bir yorumu ve böyle harika bir kişiliği daha yeni farkettim anlayamıyorum. Geç olsun güç olmasın diye avutalım kendimizi.

Efendim, Jehan Barbur Beyrut'ta doğmuş ama İskenderun'da büyümüş Lübnan asıllı bir Türk. İsmi ile ilgili "ne biçim isim la bu" gibi yaklaşımlara ve kendine dair şöyle buyurmuş internet sitesindeki biyografi kısmında :

İsmimin bana verdiği bir özerklikle başlamış olabilirim hayata. Yani, söylendiğinde en az bir kez daha yineleme ihtiyacı duyan "j"li, az bulunur bir isim. İlk sığındığım yer : Jehan

Kökte bir melezlik var elbet; herkeste olduğu kadar.

Köke inme, kökü bulma, kökleri yad etme arzusuyla yaşanmaya başlanmış ve şimdilik yaşanmaya devam eden bir hayatım var. Her gün perçinlenen bir kırılmışlığım ve var olmaya duyduğum bencil bağlılım. Yan yana zikredilmeye yabancı iki ayrı seciye. Bir denge , bir tutarsızlık
Albümünden seçtiğim şarkı ise Yoluma Çıkma.

Hem de Yüxexes programındaki canlı performansı.  Bunun için de yavuzgazi adlı youtube kullanıcısına bir teşekkür eder; sizleri Yoluma Çıkma ile baş başa bırakırken bu harika albümü hala keşfetmediyseniz en kısa zamanda edinmenizi tavsiye ederim.



"Yoluma çıkma sen" desem
"Canımı yakma sen" desem
Uzak durup 
Beni biraz anlar mısın?
İçimi yormadan gitsen,
Ömrümü çalmadan bitsen,
Benim hikayem deyip
Susar mısın?

Yine yasak suskun günler
Konuşmadan gelip geçer
İncelmiş bir şarkıda
Seni söyler

Sonu kayıp yarım izler
Görünmeden silinirle
Kırılmış bir oyuncak gibi renkler
* Jehan Barbur'un kişisel web sitesi için buna, MySpace içinse buna tıklayın.

2 YÜZ

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 22:51

32

Dün gece hiç uyumadım. Bu sabah 6’ya doğru da “e artık bi kaç saat olsa da uyuyayım” diye kendimi gaza getirmeye çalıştım ama beceremedim. Sonra baktım olmuyor pes ettim ve saat 7 gibi çırpındığım yataktan kalktım. Bi kahvaltı edeyim dedim ki atladığım bir öğündür genelde. Hatta ne geneldesi, yılda 5-10’u geçmez ettiğim kahvaltı sayısı. Ama yaparsam da klas yaparım. Bugün de öyle oldu. Dedim kendi kendime “Madem bu saatte ayaktayım ve güne dinç başlamak istiyorum o zaman iyi bi kahvaltı olsun”. Öyle güzel bi sofra hazırladım ki kendime “Kahvaltı gerçekten de güzel öğünmüş aslında” diye düşündüm sonra. Çünkü cidden iyi geldi ve hiç uyumamama rağmen gayet dinç hissettm kendimi. Hem de gerçekten uzun süredir hiç olmadığım kadar.
Baktım enerjiğim ve resmen yerimde duramıyorum, “acaba koşayım mı” diye düşünmeye başladım. Ya da “Şöyle bi sahil kenarına yürüyüp de sabah sabah şöyle bi romantik komedi filmi başlangıcındaki HughGrantvari bi güne başlasam mı” diye düşünmeye devam ettim.

Sonra ne yaptım biliyor musunuz ?

Sanki bi bok varmış gibi gittim bilgisayarımı açtım.

Hani teknolojisiz, internetsiz yapamıyorum ya,

Hani dünyadan, ülkemden her an her saniye haberim olmalı ya,

Hani twitterda bi sürü insan takip ediyor ya beni,

Hani blogum var ya,

Hani yazıyorum, eleştiriyorum ya olanı biteni orda..

Hani yorumlar geliyor, sorular geliyor cevaplıyorum da kendimi bi bok zannediyorum ya..

Hah işte o yüzden gittim açtım o salak, hatta şu an bunları yazdığım için aha BU SALAK, bilgisayarı.

Ha bi de laptop bu alet ha. Öyle istediğim yere de götürüyorum aman eksik olmayayım hiç bi şeyden diye.

Olmadım da sağolsun.

Şu habere rastladım.

Siirt’te ilköğretim okuluna giden 7 çocuğa, aralarında okullarının müdür yardımcısının da bulunduğu 100 farklı insanın(!) 2 yıl boyunca düzenli olarak tecavüz ettiği haberi.

Okudum sonuna kadar.

Diğer gazetelere, haber sitelere de baktım sanki daha hafif şeyler yazacaklarmış gibi.

Değildi daha hafif…

Hatta akşama doğru Siirt Valisi’nin olayı basına sızdıranlara dava açacağını söylemesiyle daha vahim bir hal alacaktı.

Az önce uykusuz kalmama rağmen,  harika bi kahvaltıyla enerji toplayıp başladığım romantik komedi tadındaki günüm; sadece 5 dakika içinde Requiem for a Dream’in son 5 dakikasına dönüşmüştü.

5 dakika daha geçmedi ki; yılda 1 kez mutlaka bana bir geceyi haram eden ama daha 1 ay önce ağrısını atlattığım ve “Oh seneye görüşürüz” dediğim dişim, adeta içerden ve dışardan miniminnacık kazıklar çakıyorlarmışçasına ağrımaya başladı.

Akşama kadar 5’e yakın ağrı kesici içtim. Son 2 saattir de kendime geldim diyebilirim.
Bu esnada da aklıma gelen bi şeyleri yazdım oraya buraya. “Bu nasıl iş bu nasıl vicdan” diye isyan ettim durdum klavyemle. Dişimin ağrısını da bastırmadı o isyanlar, içime oturan o adını koyamadığım şeyi de.

2 yıl ve 100 farklı insan.

14 yaşından 70 yaşına kadar 100 farklı insan.

Onların yerine koymaya çalıştım kendimi. Beceremedim.

Beceremedikçe dişim zonklamaya başladı.

Dişim zonkladıkça “allahım nolur geçsin şu ağrı” dedim.

Sonra kendime kızdım. Diş ağrısı mı ?

"Allahım ne olur geçsin" mi ?

Ben 12 yaşındayken kafayı Tarihle bozmuştum. Annemlerin sırf “bizim oğlan okur” diye aldıkları ansiklopedilerden tut da kitaplıktaki alakalı alakasız ne kadar tarihi eser varsa her gece neredeyse sabahlayana kadar ufak el lambam eşliğinde okur, ertesi gün de okulda ders ne olursa olsun konuyu tarihi bir olaya bağlar ordan örneklerle sınıfın her boku bilen sinir bozucu çocuğu rolünü yerine getirirdim.

Diyelim hoca Ruslarla yapılan ilk anlaşmayı mı sordu; ben son anlaşmaya kadar hepsini Katerina’nın vücut ölçülerini bile katarak en detaylı şekilde anlatır arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında; Halit Akçatepe’nin Hababam Sınıfı’ndaki bilgi yarışmasında kopya çekerek verdikleri cevapların arkasından kasılarak “ayrıntılı bilgi için falanca kitaba bakabilirsiniz” demesi gibi bir edayla kasılırdım.

O zaman geceleri okumayı en çok sevdiğim iki tane kitap vardı. Biri Tercüman Gazetesi’nin Tüm okurlarına armağanı olan “Türkler’in Altın Kitabı” diye 4 ciltlik bir ansiklopedi; diğeri de o dönem her evde bulunan bir başka eser olan Hürriyet Gazetesi’nin tüm okuyucularına armağanı “100 Ünlü Türk” adındaki kitabı idi.

Türkler’in Altın Kitabı dediğim gibi 4 ciltti ve her detay mevcuttu. Ama 100 Ünlü Türk bir başkaydı.

Türk ırkının babası Oğuz Han ile başlar, güreşçi Yaşar Doğu ile biterdi kitap.

O kadar güzeldi ki hatta “bunu hemen bitirmeyeyim de her gece 1 kişiyi okuyayım sonra Türkler’in Altın kitabı’na geçeyim” diye diye sanki en sevdiğim aburcuburumu sona saklar gibi hissederdim kendimi.
Hatta bir gecede aynı Ünlü Türk’ü 5 – 10 kez ard arda okurdum. Bazen de arkadaki Ünlü Türk’ün resmine bakardım gizlice.
Şimdi ordaki 100 tecavüzcüyle 100 Ünlü Türk’ün ne alakası var değil mi ?

Yok.

Sadece onların yaşındayken benim 1 sene boyunca her gece yatarken okuyup uykuya dalarken düşündüklerim Yunus Emre, Mevlana, 4.Murat, Atatürk, Vehbi Koç, Yaşar Doğu iken o kızların uykuya dalmadan akıllarını meşgul eden insanların tek benzerlikleri sayıları.

100.

Geçen gün bi dostum şöyle yazmıştı sayfasına :

İstiklal Marşı okunurken tüyleri diken diken olan bir veletten; duygusuz, ülkesine bağlı olmayan ve ülkesinden hiçbir şey beklemeyen bir adama dönüştüysem, bu ülkenin oturup en az bir kez düşünmesi gerekiyor...

Ben de düşündüm bunun üzerine bugün.

Daha 13 yaşındayken ülkesinin tüm tarihini hastalık derecesinde araştıran, okuyan, olur olmaz yerde övünüp duran ben; nasıl olmuştu da şu an “vatanseverlik” denen kavramın; sadece bizleri uyuşturmak ve yapılan haksızlıklara, adaletsizliklere, eşitsizliklere göz yummamıza yarayan bir araç olduğunu düşünüyordum ?

Nasıl oluyordu da “100 Ünlü Türk az bence. 1000 olmalıydı” diyen ben bu hale gelmiştim?

Çünkü,

Oğuz Kağan’ın destanını sadece bıyık bırakıp “ya sev ya terk et” mottosuna çevirenlerin, her fırsatta “canım feda” dedikleri vatanı nasıl sömürdüklerini,

Yaradılanı severim yaradandan ötürü” diyen Yunus Emre’yi sadece banknotlardaki bir resme dönüştürdüklerini,

Bir kahraman yaratan Akşemsettin gibi hocalardan, öğretmenliği sadece memurluk olarak gören hocaların yetiştirdikleri nesillerin etrafa hakim olduğunu,

Sadece rakiplerini değil hakemleri bile bileğinin hakkıyla yenen Yaşar Doğu’dan kalan mirasın spor ahlakından zerre ilham almayan sahtekarlara kaldığını gördükçe günden güne eridi bitti benim de o gözü kara vatanperverliğim.

Ve artık neredeyse her gün “Kadın kutsaldır, anamız, bacımız, mahallemizin kızı” diyip de başka mahallelerin kızlarını taciz edenlerin çoğunluğu oluşturduğu,

Küçücük çocuklara yapılan ve her gün yüzlercesi yaşanan olayları “münferit, hepimize mal edilemez” diyip halının altına ata ata; artık halıyı, pisliklerin altındaki bir örtüye dönüştürdük.

Malatya’da sırf incil satıyor diye insanları işkenceden geçirdik, sırf ….

Sırf sırf işte…

Yine bin tane şey sayıcam…

Saymak istemiyorum.

Yoruldum ben.  Cidden yoruldum.

100 Ünlü Türk’ün gururıyla uyuyarak geçirdiğim bir çocukluktan, sokaktaki herhangi 100 tecavüzcünün varlığından utanarak uyuyamadığım akşamlardan yoruldum artık.

Ama yarın buraya hiç bi şey olmamış gibi saçma bi video koyar, ertesi gün “işte 90 numaralı film sevgili okuyucular”, “bu haftanın şarkısı Estonyalı meşhur grup” diye yazılar yazar sanki güzel bi kahvaltıyla başladığım harika bir günün ardından yazılar yazıyormuşum gibi davranırım.

Ama bu gece yine uyuyamayacağımı çok iyi biliyorum.

Blog Ödülleri Üzerine Uzun ve Sıkıcı Bir Yazı

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 02:57

19

Bi kaç gündür bir çok yerden "Blog Ödülleri'ne aday mısınız, sizi göremedik" gibisinden sorular geliyor. Hem bu sorulara yanıt vermek hem de bu aralar tüm blogların gündeminde olan hakkında bir şeyler yazayım istedim.

Efendim,

Blog yazmaya başladığım ilk dönemlerde beni okuyan kitlenin çoğunluğunu tanıdığım insanlar oluşturuyordu. Dolayısıyla da yazdığım yazılarda anlatmaya çalıştığım şeylerin çoğunu birebir de dile getirmiş olduğum için ne demek istediğimi anlar ve beni açıklama yapmak zorunda bırakmazlardı.

Daha sonra FriendFeed, Twitter gibi sosyal medya mecralarını kullanmaya başlamam ve daha fazla okuyucu ve takipçiye ulaşmam sonucunda yazılarımın ve fikirlerimin karşılığında da yazılara gelen tepkilerin çeşitliği doğal olarak artmaya başladı. Bu çeşitlilik de her zaman olumlu sonuçlar doğurmadı. Hatta çoğu zaman bende stres yarattı diyebilirim. Zira hayattaki en sinir olduğum durumlardan biri olan "anlaşılmama" haliyle sık sık karşılaşır oldum. Bu anlaşılmama haline günlük hayatta "sınırlı sayıda insana fikirlerimi sunmak" gibi bir çözüm bulsam da blog ve diğer sosyal medya araçlarında böyle bir çözüm yolu izleyemiyorsunuz çünkü kapı herkese açık.

Başlarda, yazdığım 50 paragraflık yazıdan 2 cümleyi seçip koca bir bütünde anlatmak istediğim şeyin tam aksine bir sonuç çıkartabilen bu bakış açılarına bile açıklama yapma zahmetine girdim. Ama bu; durmadan "kendini anlatma" kısır döngüsüne dönüştü bi yerden sonra. "Ya aslında şunu anlatmaya çalıştım, ben şunu demek istedim" diye diye durmadan zaten söylediklerimi bir de açıklamak salaklığını yaptım uzun süre.

Hatta formspring'den gelen en salak soruya bile uzun uzun cevaplar yazdım o dönemler.

Sonra artık iyice yorucu bir süreç olmaya başladı bu.

Çünkü ben zaten yazılarda açık açık ifade etmeye çalıştığım şeyi bir de Türkçe kitaplarındaki gibi "okuduğumuzu anlayalım" biçiminde açıklamalar yapmaktan öteye gidemiyordum ve anlamayan da yine anlamama istikrarını sürdürüyordu. Sonra bunun önüne geçemeyeceğimi anladım ve sadece yazdım. Anlamak isteyen anladı, anlayamayan anlayamadığını kabullenemediği ya da anlayacak durumda olmadığı zaman karşı çıktı, küfretti ya da bi şekilde sabote etti.

Açıklama alamayan insanlar bu sefer de "götü kalkık" dediler ama cidden umursamadım.

Hala da umursamıyorum.

Çünkü blog yazma amacım birilerinin hayatlarında bi değişiklik yaratmak, insanlara hayatın sırrını vermek ya da şöhret, para kazanmak gibi şeyler değil. Öyle bi kaygım olmadığı için de rahatım. Şu başlardaki “yanlış anlaşılma” kompleksimi de cidden yendim artık. Bunun da nedeni günden güne “beni anlayabilen” ve açıklama yapmama gerek kalmayan bir kitlemin oluşmuş olması. Bu da büyük bir nimet.

Bizim memlekette “anlaşılabilmek” kadar büyük bir haz yok çünkü. Zira parayı, şanı şöhreti bir şekilde bulmak kolay. Ama “anlaşılabilmek” çok ama çok zor.

Bazen bunu başarabildiğimi düşünüyorum. Böyle düşünmemi sağlayan bir okuyucu kitlemin olduğunu görüyorum çünkü. O kitle beni cidden çok mutlu ediyor. Bu mutluluk da her dediğimi onaylama, her fikrimi paylaşma gibi bir durum değil sadece. Hatta asıl mutlu olduğum zamanlar demek istediğimi gerçekten anlayıp da muhalefet ettikleri ve kendi fikirlerini de gayet üsturuplu bir şekilde dile getirip karşı çıktıkları zamanlar.

Ben en başından beri bu kitleyi kazanmak adına çırpınmadım. Ben yazdım gelip buldu birileri. Hani Cem Yılmaz’ın “ben para için bi şey yapmadım; bi şeyler yaptım para etti”" lafı gibisinden bir şey bu.

İşte bu yüzden blog yazmaktan “anlaşılmak” dışında bir çıkarım yok.

İşte bu yüzden de

Niye reklam alayım,

Niye ona buna yalakalık yapayım,

Niye Blog Ödülleri'ne aday olayım ki ?

Bunları yapanlara da bi şey demiyorum. Herkesin bir yoğurt yeme şekli var.

Geçen gün Blog Ödülleri ile ilgili benim fikrimi almak istedi Blog Dergisi. Ben de açık açık düşüncemi söyledim ve desteklemediğimi anlattım. Sağolsun onlar da bu konuda muhalefet olmama rağmen sansürlemeden yayınlamışlar.

Orda şu şekilde açıklamıştım bu konudaki düşüncemi;

Blogların; baştaki kişisel alan, günce olarak tanımladığımız çıkış noktasından sonraki gelişmesinde en büyük pay; yalakalıklarla, sansürle, türlü entrikalarla dolup taşan basına alternatif oluşturup; amiyane tabirle "er meydanı" oluşu idi. Blog yazanlar hiç çekinmeden, sansür koymadan en özgür halleri ile kendini ifade ediyordu. Ama bloglar çoğaldıkça ve bu işten de rant elde etme şansları çoğaldıkça Blog Dünyası da o havasını kaybetti. Yalakalıklar, sansürler, reklamlar derken basına alternatif olarak çıkan Bloglar "Küçük Basın"a, köşe yazarlarına hadlerini bildirmesi gereken bloggerlar da köşeyazarcıklarına dönüştü.

Tabi ki yine işin özüne dönersek blog denen olgunun "kişisel alan" olduğu ve o alanda isteyenin alanını istediği gibi kullanma özgürlüğü de geliyor ama; bu özgür alan yukarıda da bahsettiğim üzere mikroblog hadisesinin de yaygınlaşmasıyla birlikte artık kişisel alandan çok kişisel dalkavukluk alanı oldu. Kimse de kusura bakmasın ama bunun en büyük yansımalarından biri olarak da Blog Ödülleri'ni görüyorum ben. Her sene aynı bloglar, aynı tipler, aynı ödüller aynı sponsorların destekleriyle aynı jür üyeleri tarafından aynı bloglara veriliyor. Bir nevi Kral Tv Video Müzik Ödülleri.. Bir tek Blog Ödülleri de değil olay. Hangi dergi blog incelemesi yapsa aynı bloglar, aynı tipler. İki gece önce LikeMind'da mantı yediği adama ertesi gün ödül takdim eden jüri üyeleri, dergi yazarları, "İnternette gerçek isim kullanmamaya karşıyım" diyen sosyal medya uzmanları; gerçek adıyla "Sabah kalktım sonra yattım, sonra gene yattım, uyanınca kendime pide söyledim" diyen adama en iyi blog ödülü veriyorlar.

Körler sağırlar, birbirini ağırlar.

Dolayısıyla ben Blog Ödülleri denen oluşumu da desteklemiyor ve katılmıyorum. Hani oluşum ve çıkış noktası olarak ödül vermek insanları şevklendirir ama yine yukarıda bahsettiğim üzere aynı tipler aynı yüzler çerçevesinde hangi şevkten bahsedebiliriz ki.

Bi kere her şeyden önce insanların adaylık için başvuru yapıp orda burda linklerini paylaşarak hayatlarında belki de kendilerini hiç okumamış insanlardan oy istediği bir oluşumdan bahsediyoruz. Ben şahsen bunu gayet saçma buluyorum.

Şimdi benim bunları çekemediğimi hatta kıskandığımı düşünenler olacaktır ama inanın yakınından bile geçmez anlatmak istediğim şeyin. Zaten öyle bir kaygım olsa önce blogun adını değiştirir, daha "efendi" bir şeye dönüştürür ve sosyal medyadaki dalkavukluk yollarına başvururum. 

Özetle diyeceğim şey şu ki ben Blog Ödülleri'nin öncelikle kendi içinde bir revizyona gitmedikten sonra çıkış amacını gerçekleştirebileceğini düşünmüyorum. Hele ki şu işleyiş içinde bu çok zor.


Bu röportaja ve diğer fikirlerin tamamına şurdan ulaşabilirsiniz.

Orda da belirtmeye çalıştığım gibi Blog denen kavram bana göre basına alternatif olarak çıkmış bir oluşum. Bu alternatifliğin içinde de muhakkak basına benzeyen yerler olacaktır. Fotomaç, Fanatik gibi yazan spor blogları da, magazin bülteni gibi çalışanlar da olabilir onlara lafım yok.

Asıl endişem ve giderek gerçekleştiğini gördüğümse yukarıda da belirttiğim üzere bu alternatifliğin günden güne kaybolup blogların giderek küçük basın’a dönüşüyor olması. Bunun da asıl sebebini reklam alma, internetteki meşhurlara yaranma ve diğer çıkar ilişkileri olduğunu düşünüyorum. Blog Ödülleri'ni de bunun simgelerinden biri olarak görüyorum.

Bi de o kadar özensiz ve sırf kalabalıklık olsun diye düzenleniyor ki bu ödüller; geçtiğimiz aylarda benim yazıları çalıp blogunda yayınlayan çocuğun da açtığı yeni blogla o ödüllerde aday olduğunu gördüm geçenlerde.

Asıl konuya dönersek; blog yazarları günden güne sinema biletleri, çeşitli davetler, brunchlar ve diğer saçmalıklar adına kişisel alan olan blog yazıları yerine gazetelerin verdikleri market tanıtımlarına dönüşüyorlar.

(Burda yemek bloglarını ayrı tutuyorum yalnız. Sonuçta onların formatı farklı.)

Ha bundan bana ne ?

Orası da doğru. Hani isteyen istediği gibi kullanabilir. Sonuçta bu “kişisel bir alan” ise ve o insan da bu kişisel alanı bu amaçla kullanıyorsa kullansın.

Ama benim fikrim bu.

Bir de başıma garip bi şey geldi bu hafta. Biraz da ona değineyim hazır coşmuşken.

Artık bir okuyucu mu, yoksa beni tanıyan biri mi yapmış bilmiyorum ama biri benim blogumu başka bir Blog Ödülü’ne aday yapmış.

Ben de bunu gelen bir mail üzerine öğrendim.

Girdim baktım nasıl bir organizasyon ve ödüllerin amacı neymiş diye. Aslında çok da çıkar amaçlı bir şey olmadığını da gördüm. Hatta ödül de vermiyorlar 1. olana.  Ama yine de yukarıda da saydığım nedenlerden dolayı gereksiz buldum ve şu maili attım kendilerine :

selamlar,

öncelikle bu mailinizi yeni fark ettiğimi belirteyim. sanırım birileri bana sormadan blogumu organizasyonunuza aday yapmış. sitenize girip açıklamalarınızı okuduğumda diğer blog ödüllerinden farklı olduğunuzu gördüm ama yine de prensip olarak bu tip yarışmalara katılmıyorum. bu konuyla ilgili olarak da alta "blog dergisi"ne "Blog Ödülleri" ile ilgili yaptığım açıklamamı ekliyorum. sizden ricam ise eğer mümkünse beni adaylar arasından çıkarmanız olacak.

organizasyonunuzda size başarılar diliyorum.

Bu maile cevap olarak da şöyle bi şey geldi;

Düşüncelerinize saygı duyuyorum ve katıldığım nokta da çok... ama gördüyseniz sitede belirttiğim gibi oylama sisteminden dolayı... oylama başladıktan sonra adaylıkları silemiyorum.. anlayışla karşılamanı umuyorum...

Bu da ayrı bir saçmalık aslında ya neyse..

Organizasyona şurdan ulaşabilirsiniz. Beni ekledikleri kategori de şu.

Bunu buraya koyma sebebim de “ulan hadi bana oy gönderin ne olur” değil ki muhtemelen "oy toplamak için ayak yapıyor lavuk" diyenler de olacaktır. Sadece bu ödüllere bu kadar laf attıktan sonra içlerinden birinde olmamı görenlere bir açıklama olsun diye belirteyim dedim.

Hani açıklama yapmıyordun lan artık” demeyin bunun açıklanması lazım gelen bi durum olduğunu düşünüyorum.

Bu arada maili yayınlamak için organizasyonun sahiplerinden izin aldığımı da belirteyim.

Son olarak şunu söylemek istiyorum.

Bence blog yazmanın ilk amacı popülerlik, para kazanmak gibi şeyler olmamalı. İnsanlar yazmak için yazmamalı. İçlerinden bi şeyler geliyorsa bunu dökmeliler. İçinden o an saçmalamak geliyorsa rahatça saçmalaybilmeli hiç bir kaygı taşımadan. Hatta bazen ayıpladığın insanlar gibi de davranabilmelisin ki bazen yazdığım yazılara sonradan baktığımda "eleştirdiğim tipler" gibi davrandığım bölümlere rastlıyorum. Ama o an onu yazarken öyle düşünüyorum ve öyle yazıyorum.

Bir marka, ürün, para ya da başka amaçlarla bi şeyler yazmak tamamen yok olsun da demiyorum. Sadece bunlar birincil amaçlar olmamalı.

Bence asıl amacınız sadece içinizdekileri reklamsız, sansürsüz dosdoğrudan anlatmak olmalı.

Ha bundan bana ne …

Hiç öyle aklımdakileri saydım işte.

Bi de … hadi bana lavuk diyenlere kaç kişi olduğumuzu göstermek için oy  kullanalım gençler… valla bak. Hem oy verin hem de herkeslere yollayın linkimi…

Şaka len şaka istemiyorum oy moy;

Bi Keti Crownie Intense yollayın yeter..Çünkü o olmadan yaşayamıyorum… Siz de Keti Crownie Intense alın siz de onsuz yaşayamayın. Benimle bağlantıya geçmek için de yüz onsekiz on sekiizzzz oooonnn sekiizzz… Bakın aranızda hemen harekete geçenler var. Onlara diyeceğim şudur ki :

Ne akıllııı kadınsıııınnnn!!!

* Ne tiksindirici bir son oldu bu.

** Formspring'i tekrar aktif hale getirdim. Ordan da soru sormak için buna tıklayın.

My Favourite Game

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 21:40

3

Haftanın Şarkısı'nda The Cardigans'dan My Favourite Game var.

İsveç ve müzik diyince ABBA'dan sonra aklıma gelen isimdir The Cardigans. Lars-Olof Johansson, Peter Svensson, Bengt Lagerber, Magnus Sveningsson ve Nina Persson gibi İsveçli oldukları her hallerinden belli olan üyelerden oluşan grubun "My Favourite Game"in de yer aldığı Gran Tourismo albümünü özellikle tavsiye ediyorum.

Albümün en önemli şarkısı olan My Favourite Game ise sadece Nina Persson'un harika yorumuyla değil aynı zamanda çıktığı dönemde epey ses getiren hatta bazı ülkelerde yasaklanan klibiyle de adından sıkça söz ettiren şarkılardan olmuştur.



I don't know what you're looking for
you haven't found it baby, that's for sure
You rip me up, you spread me all around
in the dust of the deed of time

And this is not a case of lust, you see
it's not a matter of you versus me
It's fine the way you want me on your own
but in the end it's always me alone

And I'm losing my favourite game
you're losing your mind again
I'm losing my baby
losing my favourite game

I only know what I've been working for
another you so I could love you more
I really thought that I could take you there
but my experiment is not getting us anywhere

I had a vision I could turn you right
a stupid mission and a lethal fight
I should have seen it when my hope was new
my heart is black and my body is blue

And I'm losing my favourite game
you're losing your mind again
I'm losing my favourite game
you're losing your mind again
I'm losing my baby
losing my favourite game

I'm losing my favourite game
you're losing your mind again
I tried, I tried, (but you're still the same) I tried
I'm losing my baby
you're losing a saviour and a saint

* Resmi siteleri için buna, myspace sayfaları için de buna tıklayabilirsiniz.

Hızlı Hızlı Anlat

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 03:47

17

Vavien, çok merak ettiğim bir filmdi ama vizyondayken izleyememiştim. 3 gün önce izlediğim film hakkında şimdilik kısaca "son yıllarda izlediğim en iyi Türk filmlerinden biri" olduğunu söyleyebilirim. Daha sonra detaylı bir yazı yazmak istiyorum film üzerine. Ama şimdi filmde takıldığım ve neredeyse 3 gündür durmadan izlediğim ve bende "artis ne arar lan bazarda" etkisi yaratan şu sahneyi paylaşmak istiyorum. Aslında bu videoyu alkışlarlayaşıyorum'a yüklemiştim ama film güncel bir film olduğundan kabul edilmedi. Ben de "haftanın videosu" olarak bloga koyayım dedim.

Efendim; filmde Binnur Kaya'nın canlandırdığı Sevilay karakterinin babasıyla olan telefon görüşmesinden oluşuyor bu sahne. 1 dakika süren telefon görüşmesi boyunca babanın replikleri ve Sevilay'ın düştüğü durumu, iddia ediyorum tekrar tekrar izleyeceksiniz. Bu arada Binnur Kaya'nın bu filmdeki oyunculuğunun da son yıllarda bir Türk filminde gördüğüm en iyi performans olduğunun da altını çizeyim.

Labuat - Soy Tu Aire

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 01:08

6


Efendim , Labuat İspanya'dan bir ekip.

Bir grup diyemiyorum çünkü tek albüm için bir araya gelmiş bir ekipten oluşuyorlar.

Solistleri Virginia Maestro İspanya'da yapılan bizdeki Popstar benzeri bir yarışmanın galibi olmuş. O birinciliğin ardından yarışmanın jüri üyelerinden de olan Risto Mejide adlı besteci-prodüktör ve The Pinker Tones adlı bir grup ile birlikte Labuat projesini gerçekleştirmişler.

Soy Tu Aire de bu çalışmanın en güzel parçalarından biri olmuş. Şarkıyı özel kılan en önemli etkenlerden biri de şarkıya çektikleri video.

Aslında buna tam bir müzik videosu demek de mümkün değil. Zira ekip üyeleri dahiyane bir fikir bulmuşlar. O da şu ki;  şarkının videosunu, dinleyiciler Labuat'ın kurduğu siteye girip mouselarını hareket ettirerek kendileri oluşturuyorlar. Ben aşağıya bir adet hazır yapılmışını koyuyorum. Siz de bir tane oluşturmak için bu linke tıklayabilirsiniz.

Soy Tu Aire



Soy tu aire
Soy de agua
Hago surcos
Pequeñitos
En la cera
Derretida
De tus ganas
Y voy entrando poco a poco, muy poquito
En tus cosquillas
Me acomodo, te incomodo, pa que rías
Y me cuelo en este enredo sin llamar
Sin avisar
Soy tu aire
Soy tu agua
Te me bebes
Te atraganto
Me respiras
Te salpico
Te me tragas
Y me entretengo, juego un rato en tus recuerdos
Me los pongo en mis enaguas
Hago trizas tus lamentos, creo fantasías locas
Y confundo tu memoria con la punta de mis besos
Soy del aire
Soy del agua
Soy del aire
Soy del agua
Vuelo libre
No me ates
Que me escapo
Entre medio
De tus dedos
Impasible te convierto lo imposible en impensado
Y construyo en lo inseguro
Un futuro improvisado
En que uno y uno no hagan dos
Y los demás estén de más y ya no sean nadie
Soy tu aire
Soy tu agua 

*Grubun MySpace sayfası için tıklayın.

Tezat Cumhuriyeti'nden Geçemeyen Gelin

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 21:38

24

Geçen hafta Pippa Bacca öleli 2 yıl oldu. Ne bir yerde bir yazıya rastladım, ne de adının geçtiği bir habere denk geldim.

Hani pusuda ölüm yıldönümü bekleyip de sosyal tespitler yapan adam olalım her birimiz demiyorum. Zaten kime ne Pippa’dan.. Bizim memlekette her gün kaç tane Pippa ölüyor değil mi..

Pippa Bacca diyince herkesin aklına beyaz gelinliğiyle ölen Barış yolcusu kadın gelir ya; benim aklıma gelen ilk şey o değil işte.

Benim aklıma Müjde Ar geliyor,

Fox Tv Ana Haber Bülteni geliyor..

Zira kendisinin ortalıktan kaybolduğunun ilk duyurulduğu dönem Fox Tv haberi, Arabesk filmindeki “Gösterelim Anam” sahnesi eşliğinde duyurmuştu izleyenlerine.  “E gelinlikle geçersen bizim topraklardan gösterirler sana” demeye getiriyordu milyonların sesi olan televizyon kanalı.

Aslında çok da şaşırmamak lazım bu tip durumlara.Zaten olay ilk patladığı zaman da bir kadının tecavüz edilip öldürülmesinden çok “ay Avrupa’ya rezil olduk” gibi bir yaklaşım hakimdi herkeste. Dedim ya kime ne bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmesinden; o zaten her gün oluyor, önemli olan ve asıl düşünmemiz gereken Avrupalı bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmesi ve bunun tüm dünyada duyulacak olmasıydı.

Ben inanmıyorum ki bizim memleketteki kadar tezatlarla dolu bir topluluk yaşıyor olsun başka bir yerlerde. Hatta sadece bu zamandan bahsetmiyorum. Bence tarihin hiç bir döneminde söyledikleri ve yaptıkları arasında bu kadar uçurum olan herhangi bir ırk, kavim, topluluk yaşamamıştır.

Öyle ki ;

Kadının kutsal olduğunu orda burda şevkle haykırır ama her lafımızı a.ına koyarak bitiriyoruz.

Anneler candır, cennet onların ayakları altındadır diyor, en yakın arkadaşlarımızın bile analarını s.kiyoruz cümle sonlarında.

Hadi bunlar için “lafın gelişi söylenen argo söz öbekleri” diyelim ki eyvallah doğrudur. Artık ağza pelesenk olmuş laflar.

E peki Pippa Bacca’ya ve bizim memleketteki nice Pippa’ya tecavüz eden, öldüren, laf atan, taciz eden adamlar kimler ? 

Recep İvedik gibi adamlar değil mi ?

E biz Recep İvedik’e hayran, filmlerine rekorlar kırdıran, oynadığı reklamları 1 numara yapan ülkenin vatandaşları değil miyiz ?

Ne alakası var değil mi.

Çok alakası var çok.

Geçen hafta Tezat Cumhuriyeti’nin en çok satan gazetelerinden Hürriyet’in en popüler yazarı olan Yılmaz Özdil; Almanya Başbakanı Angela Merkel hakkında şu cümleleri kurdu gazetedeki yazısında :

Eşi, janjanlı adam, papyon falan takıyor. Angela ise, battal... Üniforma gibi, hep aynı kıyafetleri giyiyor, altında pantolon, üstünde ceketimsi bi şey, sadece renkleri değişiyor. Langır lungur yürüyor. Mizahçılar en çok bu tarafına vuruyor, “köylü” muamelesi görüyor. Vur dediler, öldürdü, geçen sene göğsü açık şifon bir gece kıyafetiyle baloya katıldı, memeler kadraja sığmadı.
 İtalya'da herkesin içinde havluya sarınarak mayosunu değiştirmeye kalktı, İngiliz The Sun Gazetesi'ne yakalandı, poposunun fotoğrafını yayınladılar. Memeler zarif kaldı.

Ülkenin en çok okunan ve beğenilen yazarının yazdığı ve güya siyasi içerikli bir yazısından bir pasaj okudunuz. Yazının tamamı için şu linke tıklayabilirsiniz. Hatta gidin tamamını okuyun da bana “sen yazıdan bir bölüm çekip adama saldırıyorsun” demeyin. Geçen hafta bu yazı üzerine yaptığım eleştiriye bunu söyleyen biri çıktı da o yüzden söylüyorum.

Şimdi bu Yılmaz Özdil denen köşeyeyazan ülkenin sözde çağdaş kesimine hitap eden; hatta onların simgesi olan biri. Bu adamın yazılarını Feysbuk gibi sosyal sitelerde paylaşan “Poke’umun Milliyetçileri” için bir ilah, bir idol bu adam.

Yani sözün özü ülkenin en çağdaşları “ananı da al git” gibi bir üsluba sahip bir başbakan’a muhalif olarak kendine “göt ve göğüs” üzerinden kelamlar eden adamları alkışlıyor, yazılarını paylaşıyor, paylaşmayanı “vatana ihanet” ile suçluyor.

Daha dün Fenerbahçe Acıbadem Bayan Voleybol Takımı Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde finalde rakibine kupayı kaptırdı. Kızları sezon başından beri izleyen destekleyen ve kendini iyi bir Fenerbahçeli olarak addeden ben, twitter’da maçla ilgili bir şeyler yazdım. Sonra başka bir takımın taraftarı olan ve “her boku yiyen adam” diyerek bana laf soktuğunu zanneden birinin şöyle bir şey yazdığını gördüm :

Şimdi kanatlı orkit ile evlerine dönsünler.


Gerçekten çok zekice evet.

Şimdi bu adamı hedef gösteriyor falan değilim. Zaten hedef göstermeye kalkışsam hangi birini hedef göstereyim. Zaten bu adama gelene kadar dünkü maçtan sonra ne mutantlar gördüm daha önce özgürlük, insan hakları, eşitlik diye inleyip de bir voleybol maçı sonunda içlerindeki canavarı ortaya çıkaran. Bu yüzden göstersem göstersem kendimi hedef göstermiş oluyorum böyle yazılar yazarak.

Diyeceğim şu ki bu arkadaş ve niceleri muhakkak üniversite okuyor ya da okumuştur, iyi bir işi, elit(!) bir çevresi vardır, sorsanız kendisini “çağdaş bir Türk vatandaşı” olarak tanımlar.

Kadın dövmek mi ? Aman ne alakası var allahaşkına bizde kadına el kalkmaz…

Dün bir dosta dedim ki ;

Bizim ülkede yaşıyorsan ve bir şeylerin farkına varmışsan işte o zaman kendini hemen azınlık olarak görmen gerekiyor. Azınlık olduğunun farkına varacak ve etrafında olanlara şaşırmadan; onlara uymadan ama onlarla yaşamayı öğrenerek hayatına devam etmen gerekiyor. Yoksa ya kafayı yersini ya hapsi boylarsın ya da iki cümleyle vatan haini ilan ederler seni.

Diyorum ya burası Tezat Cumhuriyeti.

Farkında olsan bile farkında değilmiş gibi davranman lazım.

Baksanıza;

Bu ülkede “Laiklik” adı altında Kemalizm dinine mensup olmayanları yobaz ilan ediyor,

Müslümanız diyip 13-14 yaşındaki kızlarla koskoca adamları evlendiriyor,

Vatanseveriz, milliyetçiyiz ayağına milleti soyup soğana çeviriyor,

“Ermeni Soykırımı”nın olmadığını “Ermenileri postalarız burdan” diyerek savunuyor insanlar.

Bunlara isyanı olanları da "vatan haini, entel, götü kalkık" gibi şeylerle yaftalıyorlar.

Tüm bunlar olurken de Barış için beyaz gelinlikle yola çıkmış bir kadına tecavüz edip öldürüyor, üzerine dalga geçiyor; o tecavüzcünün karikatürize edilmiş evcil versiyonunu milli kahraman yapıp sahibine milyonlar kazandırıyoruz.

En duyarlımızın ağıtı ise “ay rezil olduk" oluyor.

Artık hatırlanmayan Barış Gelini’nin yolculuğu da Tezat Cumhuriyeti’nde son buluyor.

Cirrus

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 03:49

16

Blogun aksamayan tek bölümü herhalde "Haftanın Şarkısı"

Bi şeyler yazamasam bile o hafta mutlaka bu rutini aksatmamaya çalışıyorum. İyi de oluyor açıkçası. En azından blogdan kopmamış oluyorum, yoğun olsam bile.

Hem daha sonra yazmaya başlayınca da "uzun zamandır yazamıyorum, bloga bakamıyorum ne zamandır, bu aralar pek yazma fırsatım olmadı" gibi giriş cümleleri kurmama gerek kalmıyor bu bölüm sayesinde ki bu saydığım cümleler pek çok bloggerın besmelesi olan cümlelerdir. (buna da laf sokan çıkar şimdi "vay efendim besmele ile dalga mı geçtin kafir" diye)


Neyse efendim konumuza dönelim. Açıkçası 1 hafta öncesine kadar ne Cirrus'dan ne de şarkılarından haberim vardı. Geçen haftanın şarkısı Breathe Me'yi gören ve "Sen Sia'yı seviyorsan buna da bi bak derim" diyen güzel bir dost sayesinde bu grupla tanıştım.

İlk dinlediğimden beri de çok fena bir şekilde takılmış durumdayım kendilerine. Hatta haftanın şarkısı için hangi şarkılarını seçsem diye düşünürken iki şarkıyı birden buraya koyup bir ilki gerçekleştirmemi de sağladı bu grup.

Kendilerine ait bir kliplerine rastlamadım nette. Sadece alta koyduğum ve muhtemelen bir hayranları tarafından hazırlanmış bir video var.

Özellikle grubun solisti Nawel Ben Kraiem'in mest eden sesi ile :

She Kills




Haklarında daha detaylı bilgi için MySpace sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Naçizane tavsiyemse "Mama Please" albümlerini bir yerlerden bulup gece gündüz dinlemenizdir.

Kıyamayıp haftanın ikinci şarkısı yaptığım şarkıları ise :

Ila El Jena

Benim Polisim

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 01:22

16

Dün akşam televizyonda gördüm,
Ogün Samast’ı sorgularken,
İşte dedim benim polisim,
Katile çay servisi yaparken.

Bir de derler : Polis medeni değil,
İşkence yapar; eder adamı sefil.
Hepsi yalandır oysa bunların
Benim polisim anlar hasını adamın

Tekel işçisine biber gazı sıkar ama
İstemeden yapar emir kuludur o esnada
Esas yüzünü belli edemez ki sokakta
Bak, Ogün’e karşı nasıl güleryüzlü sorguda.

Tipini beğenmezse der sana : Ver bakalım kimliğini
Göstersen de bırakmaz illa gösterecek merkezi
E suç sende ne bu saç bu sakal
Polisimden kaçar sandın değil mi çakaaal

Ogün gider vurur sırtından Ermeni Hrant’ı
Emniyet müdürüm der ki : Ağır basmış milliyetçi duyguları
Özgürlük diye eylem yapanlar yer oysa copları.
Bunlara çok takılma Ogünüm sen iç çayını
Nasıl olsa toplar benim polisim boşları.