"Bu Vatan" Sağolmasın

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 07:35

52

"Groundhog Day" filmini bilenleriniz vardır. Bill Murray ve Andy Mc Dowell'ın oynadığı efsane film.


Filmde bir hava durumu sunucusu olan Bill Murray, Amerika'nın kırsalında bir kasabada bir kunduzun delikten çıkması ve güya "bahar geldi mi gelmedi mi" haber verdiği "Groundhog Day" adındaki bir şenliğe ekibi ile birlikte gider ve o kasabada her gün aynı günü yaşamaya başlar. Her sabah "Groundhog Day"e uyanır ve durmadan aynı insanlarla aynı konuşmaları, aynı olayları yaşar. Artık o kadar sıkılır ki yapmadığı numara, girmediği şekil kalmaz. Hırsızlıktan tutun da, piyano çalmayı öğrenmeye, artık dayanamayıp kendini defalarca öldürmeye kadar fantastik olaylara imza atar ama ertesi gün tekrar aynı güne uyanır.

İnanın nefret ediyorum "bu ülkede.." diye başlayan yazılar yazmaktan. "Bu ülkede şu yanlış, bu yanlış, şu şöyle bu böyle" demekten bana da gına geldi ama işte biz de bir nevi Groundhog Day filmine benzer hayatlar yaşıyoruz "bu ülkede". Ama bizimki öyle tek bir güne sıkıştırılmış değil malesef. Keşke öyle olsa. Bizimki bazen 1, bazen 5 ya da 10'ar yıl içine sıkıştırılmış bir kısır döngüden ibaret.
Bu periyotlar boyunca aynı olayları yaşıyor, aynı sorunların ortasında buluyoruz kendimizi. Bu duruma ise çözüm üretmek şöyle dursun adeta besliyoruz bu kısır döngüyü. Sanki hoşumuza gidiyor bu acı bizim.

20 yaşında çocukları suni bir savaşa yollayan devlet, o çocuklar ölünce "bir oğlum daha var onu da göndereceğim, bu vatana feda olsun" diyen anne-babalar, cenazelerinde hep bir ağızdan "şehitler ölmez vatan bölünmez sloganları" atan kalabalıklar, cenaze görüntülerinin altlarına duygusal bir müzik verip çocukların fotoğrafları eşliğinde vatan bayrak göndermeleri ile veren kanallar,  "bu kardeş kavgası bitsin" diyeni linç etmeye çalışan vatanseverler.... daha neler neler...

Her gün aynı gün, her hafta aynı hafta, her yıl aynı yıl...

Bu sorunları ortadan kaldırmak yerine bunu kabullenen ve sadece "vatan sağolsun" diyen milyonlarca insan..

Bu nasıl bir vatan ki sadece gencecik çocuklar öldüğü zaman sağolabiliyor ?

Bu vatan biz uğruna durmadan kanımız dökülsün, kan dökelim diye mi var yoksa bizi yaşatmak için mi ?

Vatan sağolsun diye çocuklarımız öleceğine, çocuklarımız ölmesin diye vatan sağolsa nasıl olur, hiç düşündünüz mü ?

Hani Amerika'ya her fırsatta atıp tutuyoruz ya  "Sen ne şerefsizsin Amerika taa kalkıp kilometrelerce uzaktan Irak'a Afganistan'a asker gönderiyorsun" diye. Peki Amerika o, hamburger yiyen, basketbol oynayan, kafası bilgisayar oyunlarından başka bir boka basmayan çocuklarını nasıl yolluyor kilometrelerce uzağa ?

Basit.

Vatanseverlik aşılıyor 1000 farklı ırktan oluşan insanlarına. "Hepiniz tehdit altındasınız, eğer birlik olmazsak teröristler gelir, ağzımıza sıçar, o yüzden gelin bu bayrağın altında toplanalım" diyip korkutarak; eline iki bayrak tutuşturduğu gençlerini binlerce kilometre uzağa yollayıveriyor.

Ama yetmiyor. Çünkü o beğenmediğimiz, "idiot" dediğimiz 300 milyon adamdan yeterli sayıya ulaşamıyor. Çünkü herkes yutmuyor bu yalanı.

Açıkta kalan kontenjanı da müttefik devletlerle tamamlayıveriyor işte.

Peki biz ? 

O idiot Amerikalılar, o kadar gözlerini bürüyen vatanseverlik altında bile ölen çocuklarını, dönen gazilerini görünce ayaklanıp bir şeyleri dile getirirken biz ne yapıyoruz ?

Kendi evladı ölen anneye bile çıkıp "bir oğlum daha var o da feda olsun" dedirtiyoruz.
Yine soruyorum ne için peki ? 

Vatan için...Bayrak için...

Hangi vatan peki bu ? 

Bizlere daha ilkokuldan itibaren sorgulamamayı, düşünmemeyi, sadece ne söylenirse yapmamızı emreden öğretmenlerin olduğu, öyle olmayanların zaten kellelerinin koparıldığı;

"Yarış atı" benzetmesini klişe hale getirebilecek bir eğitim(!) sistemi ile yürüyen, milyonlarca genci dersanelere para dökmeye zorlayıp eğitim işinden cep dolduran bir ekonomi yarattığı halde hiç bir şey öğretmemeyi başarabilen,

Yarıştırdığı gençleri "bari adaletli yarışalım" diye isyan ettikleri halde, geldikleri yere, giydikleri kıyafete göre ayıran,

Güç bela girdikleri ve geride en az 1 milyon kaybeden bıraktıkları yarışın sonunda bile hala hiç bir şey vermeyen üniversitelerde çürüten,

Eğitimlisi, eğitimsizi, meslek sahibi kim olursa olsun doğru dürüst sosyal güvence sağlayamayan,

Yolda yürürken bile kafanıza kurşun yemeyeceğinizin garantisini veremeyen, tarlada gezen çocuğun üzerine bomba atılıp parçalandığı, otobüsle eve dönen kızın molotof kokteyli sonucu yanarak öldüğü,

Her gün trafik kazalarında binlerce insanın telef olduğu, her üç ayda bir mutlaka bir tren kazasının yaşandığı, önlem almak şöyle dursun komik cezaların verildiği,

Tecavüz edip öldürenin, sadece tecavüz edenden daha az ceza aldığı "3-5 yıl yatıp çıkarsın sonra kimse hatırlamaz" gibi bir söylemin doğru olabildiği bir hukuk sistemine sahip,

Yeterli önlemlerin alınmadığı işlerde, komik maaşlarla çalışan insanların öldüğü ve ailelerine komik tazminatlar ödendiği,

Küçücük çocukları ellerin taşlar tutuşturup polisin, askerin önüne salacak kadar vicdansız , ne yaptığının farkında bile olmayan o çocuklara "bunlar orospu çocuğu, bunları bana verseler anında keserim kafalarını" diyecek kadar gözü dönmüş insanların yaşadığı,



İnternet gibi bir icadı bile içlerindeki nefreti kusmak için kullanan gençlere, çocuklara sahip,

Çok sevdiklerini iddia ettikleri vatanlarının ana dilini bile doğru düzgün konuşmaktan acizlerin ahkam kestiği,

Zenginin her gün daha da zenginleşip, fakirin daha da fakirleştiği ama ne hikmetse, ezilenin her daim ezenin dalkavukluğunu yaptığı ,

Ama tüm bunlara rağmen her sabah çocuklara "bu vatan için her şeylerini feda etmelerinin" andını içtiren, 20 yaşında çocukları, 25-30 yaşında okumuşları askere alıp ellerine tutuşturdukları silahla "en büyük sensin" nidaları eşliğine suni bir savaşa gönderen ve "bak uyursan da ölürsün" psikolojisi ile geride kalanlara alkış tutturan,
 
...bu VATAN için mi feda olsun 20 yaşında çocuklar ?

Kimse kusura bakmasın, isteyen şimdi gelip bana küfürler yağdırsın, isteyen yine diline doladığı o "klavye delikanlısı" saçmalığından bahsetsin ama; bu vatan böyle bir vatan olmaya devam edecekse sağolmasın arkadaşım.

"Hepsi Amerika'nın oyunu, zaten herkes düşmanımız" da demesin kimse bana. Sen çocuğun öldüğü halde "1 tane daha var o da şehit olsun" dersen, "en az 3 çocuk yap" diyen adamlar tarafından yönetilir, "halk isterse darbe olur" diyen postal yalayıcı vekiller tarafından temsil edilir, çocuğunun kanından beslenen vampirler tarafından pohpohlanır, yeri gelir artık bu vatan uğruna akıtacak kanın kalmadığı zaman da siktiri yersin.
Yine soruyorum :

"Vatan sağolsun" diye çocuklarımız öleceğine, çocuklarımız ölmesin diye "vatan sağolsa" nasıl olur, hiç düşündünüz mü ?

Ayın Yazıları 7

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 22:50

14


Efendim "yeni bir Ayın Yazıları köşesi ile daha karşınızdayım" diyerek en kolpa sunucu girişlerinden birini yapıp sizleri "HBBA bunu nasıl yapar, işte bu olmadı, bu giriş bu bloga yakışmadı, senden bunu beklemezdik" gibi yorumlar yapmaya zorlayayım.

Zorlama espri ile dolu girişten sonra konumuza dönecek olursak, her ay bloglarda gözüme çarpan, diğer yazıların arasından sıyrılan yazılara yer verip bir nevi blog yazanları onore etmeye çalıştığım seride bu ay 10  yazı var.

Söz fazla uzatmadan hemen HBBA'ya göre Kasım'ın en iyi blog yazılarına başlayalım :

10 - Bana domates atın, yumurta atın. - Hepimiz Aynı Mahallenin Çocuklarıyız 

İnsan bazen yaptıklarına, söylediklerine anlam veremez. "Bunu ben mi yapıyorum" diye kendine sorsa dahi o saçmalıkları yapmaya devam eder. Şaşırmaktan kendini alamaz bunu yaparken ama, diyorum ya, yapmaya da devam eder. Bazen kendisi kimi zaman da başkalarıdır bu sapıtmaların hedefi.

Oz-T'nin bir nevi itirafı ettiği saçmalıksa hem kendine hem de başkasına yaptığı türden. Kendisine bu itirafı dile getiriş şekli itibari ile alkış tutarken, itirafa konu olan şey için çürük yumurta atıyor, aynı şeyleri bazen kendim de yaptığım için o yumurta kendisine isabet etmeden havada tutuyorum.

Bu arada Oz-T'nin özellikle kısa kısa tespitlerini paylaştığı yazılarına özellikle dikkat diyorum.

Örnekle de pekiştirelim :

- Internet uzerinden blog, twitter, FF ve facebook gibi sitelere herkes "
gidiyorum, kal deme, biraktim gitti, artik kalamam" gibi seyler yaziyor ya? Herkes gidiyorsa geride kalan kim? Bir tek ezik Emrah mi ki "gotur beni gittigin yere" diyor? Kim bu geride kalanlar?

9 - Kibar Feyzo Üzerine Deneme - İstanbul'un Orta Yeri Sinema

"90'lar Türk Sineması" üzerine bir inceleme dizisi yapmıştım blogun ilk zamanlarında hatırlayanlar olacaktır. Daha sonra bunun 80'ler ve 2000'ler versiyonunu da yapacağımı söylemiş ancak bu vaadimi gerçekleştirmemiştim yüzsüzce. Zaten uzun zamandır da sinema yazmıyorum.

80'ler Türk Sineması'nda ise dönemin darbeci rejiminden de etkilenen sinemanın daha çok komedi ağırlıklı filmlere yöneldiği ama bunu yaparken de Namuslu, Çıplak Vatandaş vb. örneklerde gördüğümüz üzere sistemi ve düzeni komedi zırhı ile eleştirdiğini görüyoruz.

Kibar Feyzo da her ne kadar 70'lerin sonunda çekilmiş ve darbeden etkilenmemiş bir film olsa da kendinden sonra geleceklere zemin hazırlayan bir film.


Kibar Feyzo'nun Ağa'nın kölelik düzeni ile yönettiği köyünden tutun da köyden şehre gitme süreci, ordaki adaletsizliği (Ben de Harranlıyam) , şehirdeki kölelik düzeninini (Sen gelme ulan ayı!!) keşfetmesi ve köyünde bunu anlatma çabasını izlediğimiz ve filmin sonunda yer alan "şimdiki ağa eskisini aratır olmuş" repliği ile biten film ; farklı kulvarda görünse önemli bir siyasi film kanımca.

İstanbul'un Orta Yeri Sinema blogu da işte bu önemli film üzerine bir deneme yazmış. Sinemayı sadece vakit geçirmek için görmeyen ve dönemin sineması ile ilgilenenler için güzel bir yazı.

Bu arada yakında sinema ile ilgili hem de çok kapsamlı bir seriye başlayacağımın haberini vereyim.

8 - Kız Dostları ! - Umut Karacaoğlu 

Hiç bir erkek, "kız arkadaşının en yakın arkadaşı erkek olan erkek" kadar çekmemiştir şu hayatta. Adeta kıskançlık krizlerini bastırmak ile geçer grupça yapılan aktiviteler bu adamlar için.


Şimdiye kadar bu durumu en iyi özetleyen Umut Sarıkaya'nın şu karikatürü olmuştu :


"Sizler her genç kızın yanında yöresinde gezen, kızların erkek arkadaşlarının zaman zaman kıllandığı, sinir bozucu, sinsi gibi ama iyi gibi de olan, kızın en yakın arkadaşı GENÇ MERİÇLER'siniz.. Gidin ve dünyaya yayılın aslanlarım. Skin o adamların hayatlarını..."




Umut Karacaoğlu'da bu konuya değinmiş blogunda. Şimdi özeleştiri yapmak gerekirse benim Meriç olduğum dönemler de var ki hepimiz biraz o şikayet ettiğimiz Meriçlerden değil miyiz sevgili izleyenler ?








7 - beyaz saçlarımdan sen suçlusun - piç güveysinden hallice 

Efendim hep söylüyorum şu sanal alemde karşınıza alıp sabaha kadar sohbet edebileceğiniz adamların başında geliyor Sami Hazinses. Nev-i şahsına münhasır kişiliği, en alakasız zamanda sizi kitleyen sözleri ile sıyrılıyor aradan.

Bu yazı hakkında da sadece şöyle bir giriş yapayım : Sami Hazinses berbere gider ve olaylar gelişir....

6 - 17'sinde Bir Kız, 17'sinde Bir Sevda - Persona Non grata

Normalde kızların bloglarında yazılan bu tip yazıları sevmiyorum. Çoğunluğu yavan ve birbirinin kopyası oluyor. Öyle olmayanlar da zaten çok sık yazmıyor.

Persona Non Grata ise o ender sevdiklerimden biri. Daha önce Ayın Yazıları bölümünde altın madalya da kazanan blogun sahibi a.nur o başarıdan sonra daha da şevkle yazıyor diyerek hiç yoktan kendime pay çıkarayım.


Bu arada yeni bannerı da beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim kendisine.

5 - Elalemin ağzı çorba değil ki dökesin... - Sıkıntı


Ayın en eğlenceli yazılarından birinde sıra.

Haydar Dümen'den Yiğit Bulut'a, Murat Dalkılıç'dan Metin Özülkü'ye, Saba Tümer'den Master Yoda'ya uzanan acayip bir yazı gelmiş Sıkıntı'nın yazarı Cornelius'dan.

Muhteşem resimlerle desteklenen tespitlerle dolu yazısında değme mizah dergisi yazarına taş çıkartacak üslubu göze çarpıyor Cornelius'un. Özellikle Ercan Saatçi vakasından sonra kimsenin değinmediği Metin Özülkü'nün durumuna yaptığı tespit ve fotoşop çalışması beni benden aldı diyebilirim. (koptum demedim dikkat ederseniz)

4 - Ben Neredeydim ? - Hastalıklı Dünya

Artık Hastalıklı Dünya Ekibi'nden birilerinin yazıları olmadan "Ayın Yazıları" olmayacakmış gibi duruyor. Bu ekip, hani "çok kafa çocuklar oğlum lan" derler ya işte aynen öyle.

Bu seferki yazı ekibin 4 üyesinden biri olan Charmerian'a ait. Kendisi Mersin'e gidiş geliş sürecini pek muazzam tespitler, betimlemeler ve gayet özgün bir üslup ile okurken yaşatıyor adeta.


Hastalıklı Dünya'ya girmek lazım sevgili izleyen.







3 - Âsâb-ı Mesel! - insan okusun diye yazıyoruz bunları!

Sonlar geldikçe çok uzun açıklamak istemiyorum açıkçası yazıları.

Charmerian'ın yolculuğuna benzer bir doğalgaz hikayesi var  bu sefer sırada.

Yine öne çıkan üslup, harika betimlemeler...

"İşte bu yüzden blog okuyorum gazeteler yerine"  dedirten bir başka yazı. Daha fazla detaya girmeyeyim girin okuyun işte.

2 - Çağdaş Kentin Homojen İnsanları - Kaos Defteri 

Ben bir İzmir'liyim biliyorsunuz bunu çoğunuz. Çoğu zaman da İzmir'de yaşamaktan memnun olduğumu dile getirirm. 

Ama özellikle son 10 yıllık periyotta bu şehirde yaşamaktan duyduğum memnuniyet yerini, bu şehirdeki insanlarla yaşamaktan duyduğum memnuniyetsizliğe bırakır oldu.
Aslında çok da fazla detaya girmek istemiyorum. Zira, İzmir ve İzmirliler hakkında bir yazı yazmak istiyorum yakın zamanda ki büyük ihtimalle İzmirli dostların çok tepkisini çekecek bir yazı olacak bu. Şimdilik kısaca bir kaç kelam etmek gerekirse İzmirlilerin artık bir özeleştiri yapması gerektiğini düşünüyorum diyeyim. 


Yazıya dönecek olursak da bu eleştiriyi çok güzel bir şekilde yapabilen bir yazı Kaos Defteri'nin yazısı. Son zamanlarda bir İzmirli'den göremediğim kadar sağlıklı bir bakış açısı ile yazmış.

...ve geldik bana göre Kasım ayında bloglarda yayınlanmış olan en iyi yazıya : 



1 - Yetmişlerde Solcu Olmak ve "Babam ve Oğlum" - Kalemzede 


Hep söylüyorum, bizde artık solcular faşist, hümanistler kafatasçı, hırsızlar dürüst  diye. 

İnandığı (!) ideolojinin ne olduğunu hiç araştırmadan, bilmeden, sorgulamadan bir tarafa geçiyor bizde insanlar. Sonra da faşistlik yapan solcular çıkıyor ortaya doğal olarak.


Yine hep tekrarladığım bir şey var ki o da şudur. Siz bırakın kendi idedolojinizin ne olduğunu; karşı olduğunuz idedolojinin bile ne olduğuna tamamen hakim olmak zorundasınız ki neye karşı olduğunuzun farkında olun da sonra o "karşıyım" dediklerinizin yaptığını yapmayın. 


İşte bahsi geçen yazıda da solcuların gerçekten solcu olduğu bir zamandan bahsediyor yazar. Bunu da bana göre oldukça abartılıp aslında bomboş bir film olan "Babam ve Oğlum" filmini de merkez alarak yapıyor. 

 İşte HBBA olarak bana göre geçen ay blogların en iyi yazıları bunlardı. Her zaman olduğu gibi tüm blog yazarlarına susmayıp konuştukları için teşekkür ediyorum şahsım adına. 


*bu arada 1.olan yazı aslında eylül ayında yazılmış. ama ben geçen ay denk geldim ve eylül ve ekim ayında atlamış olduğum bu yazıyı kasım'a sarkıttım hakkını yememek adına. ha "böyle şey olur mu" derseniz. olur derim.

Yorum Farkı II

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 14:32

19

Geçen hafta blogda yeni bir seri başlatmıştım. Yorum Farkı adını verdiğim bu serinin konusu internet alemindeki sitelere bırakılan ve eşine sadece bizim ülkemizde rastlanabilecek acayip yorumlardı.

Serinin ikinci malzemesine Ortega'nın blogu "No Pain No Gain" de rastladım.

Efendim malumunuz geçtiğimiz haftalarda her ne kadar muadilleri gibi çok büyük başarılar kazanmamış olsa da çağımızın efsane olmaya aday basketbolcularından Allen Iverson basketbolu bıraktığını açıklamış ve benim de dahil olduğum sevenlerini üzmüştü. Gerçi geçtiğimiz günlerde eski takımı Philadelphia forması ile basketbola tekrar dönüş yaptığını açıklasa da bi süreliğine hüzünlenmiştik hepimiz.

Iverson giderken de tüm sevenlerine ve kariyerinde emeği geçenlere ithafen bir mektup yazmış; bunu da paylaşmıştı tüm dünya ile.

Ortega da sevdiği bu oyuncu için "NBA Benim İçin Bitmiştir" başlığı altında bir yazı yazmış ve o yazıda bu mektubun Türkçe çevirisini yayınlamıştı.
 
İşte bizim yazıya konu olan kısmı da burda başlıyor.

Birilerinin dalga geçtiğini sanabilirsiniz ama kimse bana bizim memlekette bunu yazabilecek birilerinin olmadığını iddia edemez.

Buyrun yoruma :


Kings Of Convenience - Cayman Islands

Posted by her boku bilen adam | Posted in | Posted on 05:00

5

Bazı şarkıların tam tadını alabilmek için o şarkıya uygun bir halet-i ruhiye gerekir. En kaba tabirle "damar" denilen şarkılar için acı çekiyor olduğunuz bir ruh hali şarkıya daha fazla anlam kattığı gibi şarkıdan alınan hazzı da artırır.

Bazı şarkılar içinse mekan ilişkisi kurmak gerekir. En klasik örneği verirsek Türk Sanat Müziği şarkılarının tadı en çok içki sofralarında ya da arkadaşlarla gidilen fasıl ortamlarında çıkar.

Bazı şarkılar için de zaman önemlidir. Gece dinlediğinizdeki etkisi ile gündüz olan etkisi aynı olmaz.

Kings of Convenience'in Cayman Islands şarkısı ise gece-gündüzden çok tam bir "aralık şarkısı". Aralık dediysem içinde bulunduğumuz ay olan Aralık'tan bahsetmiyorum. Bahsettiğim saat aralığı.

 Bu şarkı kesinlikle gece 3 ile sabah 6 arası dinlenmesi gereken bir şarkı. Vallahi geyik falan yapmıyorum. 02.50 bile aynı etkiyi vermez inanın.

Bir dinleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Haftanın Şarkısı; Kings of Convenience'in insana gece 3 ile sabah 6 arası Cayman Adaları'nın herhangi bir kumsalında yıldızları seyretme isteği uyandıran şarkısı : Cayman Islands


Kings of Convenience - Cayman Islands (Promo Video)

| MySpace Video


Through the alleyways to cool off in the shadows
Then into the street following the water
There's a bearded man paddling in his canoe
Looks as if he has come all the way from the Cayman Islands

These canals, it seems, they all go in circles
Places look the same, and we're the only difference
The wind is in your hair, it's covering my view
I'm holding on to you, on a bike we've hired until tomorrow

If only they could see, if only they had been here
They would understand, how someone could have chosen
To go the length I've gone, to spend just one day riding
Holding on to you, I never thought it would be this clear

*"Haftanın Şarkıları"nın böyle sözlerini de yazayım diyorum bundan sonra. Daha bir güzel oluyor sanki.

Remember, Remember the Sixth of December

Posted by her boku bilen adam | Posted in , | Posted on 16:48

25

Alexandros Grigoropoulos..

Sizin için bir anlam ifade ediyor mu bu isim ?

Kim ki bu ?

Yunan bir basketçi mi acep; ya da adını sadece entellerin bildiği Grek ezgilerin sahibi bir müzisyen mi ?

Alexandros Grigoropoulos bir çocuk.

Hatta hiç büyümeyecek sadece "bir çocuk" olarak anılacak bir çocuk.

Çünkü Alex henüz 15 yaşındayken bir polis kurşunu sonrasında hayatını kaybetmiş bir çocuk.

Bundan tam 1 yıl önce yanı başımızda, Atina'da, bir polisin tabancasından çıkan bir kurşun sonucu hayatını kaybeden Alex zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası üst düzey bir bankacı annesi ise Ermeni asıllı bir kuyumcuydu. Kendisi rahat içinde yaşamını sürdürebileceği halde henüz çocuk yaşta adaletsizliği, eşitsizliği farkedip sesini duyurmaya çalışan bir çocuktu Alex.



Peki ne oldu Alex ölünce ? Pardon, bir polis tarafından öldürülünce ?

Olan şu, önce ilköğretim ve lise öğrencileri ayaklandı. Karakolların, valiliğin, kısaca devleti temsil eden tüm kurumların önüne gidip hükümet ve polis aleyhine slogan atmaya başladılar. Polisten coplu, sopalı tepki gelince ise bu sefer ne oldu dersiniz ?

Tüm Yunan halkı çocuğu, genci, yaşlısıyla ayaklanmaya katıldı. Ak saçlı koca koca teyzeler, amcalar pencerelerinden saksılar attılar polise, babalar oğullarıyla birlikte yürüdü, anneler kızlarını alıp slogan attı. Yunan halkı tek vücut oldu 15 yaşındaki bir çocuğun katledilmesine.


Alex'in cenazesinde bir de mektup dağıttı karşı kıyının çocukları :

UNUTTUNUZ
Bizi desteklemenizi bekliyorduk,
Bir defa da olsa,sizin bizi gururlandırmanızı bekliyorduk
BOŞUNA
Yalancı hayat yaşıyorsunuz,boynunuzu eğdiniz,
donunuzu indirdiniz ve öleceğiniz günü bekliyorsunuz
Hayaliniz yok,sevdalanmıyorsunuz,
yaratmıyorsunuz
Yalnız satıp alıyorsunuz.
HER YERDE MADDİYAT
SEVGİ HİÇBİR YERDE-HİÇBİRYERDE GERÇEK
Anababalar nerede? Sanatçılar nerede?
Neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar?
BİZİ ÖLDÜRÜYORLAR
YARDIM EDİN...

ÇOCUKLAR

Bu mektubu yazan çocukların sırtlarını dayadığı mottolarından biri de ne oldu biliyor musunuz ?

Taşıdıkları pankartların çoğunda yazan neydi ?

Şuydu :

Ben yanmasam
Sen yanmasan
Biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa


Peki kimin bu sözler ?

Nazım'ın...

Yanı başındaki komşusunun içinden çıkan bir adamın sözlerinden ilham aldı tüm Yunan Halkı.

Peki Alex'in öldürülüşü ve ardından yaşananlar dizelerinden ilham aldıkları adamın memleketinde nasıl bir etki yarattı ?

Hiç...

Alex'in ismi, ezilenlerin, ezenlerin şakşakçılığını yaptığı ülkemizde geçen yıl da bir şey ifade etmiyordu, aradan geçen 1 yılda da bir şey ifade etmedi.

Zaten bırakın bir etki yaratmayı,bizim ülkenin evlatlarının üniversite okuyan/okumuş olanları da dahil, o dizelerden bile haberi yoktu muhtemelen.

O yanı başında Yunan'ı düşman belleyen bu halk, öyle bir halktı ki; bırakın 15 yaşında gavur bir çocuğun öldürülmesini; yaşı büyültülüp idam edilen 17 yaşındaki kendi evladını da, "ezilen halkı" için gencecik yaşında hapislere atılan, işkence gören, öldürülen, baklava çalıp 30 sene yiyen çocuklarından da bir ilham alamamıştı ki kendi şairinin bu dizelerinden ilham alıp haksızlıklara göğüs gersin.

Hatta bırakın buna tepki vermeyi bu işkencecilere alkış tutardı her daim.

Zaten "vatanı sevmek önce vatanın çocuklarını sevmektir" diyen şairini memleketten kovup, vatan haini ilan etmişti bile.

"Biz çocukları büyütüp katil yapınca seviyoruz ancak" demişti birileri zamanında. Biz çocuklarımıza daha küçücük yaşta oyuncak olarak bile tabancalar alıyor, vatanlarını sevmeleri için önce kan dökmelerini ezberletiyor, sevgi ile değil ancak 20 yaşına geldiklerinde askere uğurlanırken havalarda hoplatıyoruz.

Zaten katillerin yönettiği memlekette başlarına bir şey gelince de tepki yerine "vatan sağolsun, devletimiz varolsun, Allah geride kalanlara ömür versin" diyor geçiyoruz.

Mendil satan, ayakkabı boyayan, araba tamir eden, tiner çeken çocukları ise zaten görmüyoruz ki sesimizi çıkaralım. Neyinden ilham alalım ki zaten hayatları işkence olan çocukların polis tarafından işkence görmesinin, öldürülmesinin...

Ha biz tepki koymuyor muyuz haksızlıklara ?

Hiç koymaz olur muyuz canım?

Facebook'da avatarımıza Atatürk resmi, bayrak, kan ve gül koyan biz değil miyiz ? Atatürk'ü seven 2 milyon kişi bulan biz değil miyiz ?

Biziz..

Hayatında iki satır kitap okumamış anarşistlerin olaylara tepki koymayı sadece esnafın camını indirmek olarak algıladığı, en çağdaşının 1938 Kasım'ında takılı kaldığı, hoşgörü dinine mensup %99'unun 1300 yıl önceki Arap çölü zihniyetinde beyin faaliyetleri gösterdiği, "solcuyum" diyenlerin Dersim'i savunur olduğu, "yıllardır ikinci sınıf insan muamelesi gördüğünü" söyleyen ama kendi hakkını aramak yerine hala, yargılanmış ve hüküm giymiş bir insanın hakkını(!) arama peşinde koşan azınlıkların yaşadığı memlekette hakkını aramak için grev yapana bile tepki koyanların Alex'in de, Deniz'in de, Erdal'ın, Ceylan'ın da yitip gitmesi şimdiye kadar bir anlam ifade etmediği gibi bundan sonra da bir şey ifade edecek değil. Bizimki sadece boş lakırdı..

Zaten bizler klavye delikanlıları değil miyiz, oturduğumuz yerden atıp tutan ?

Peki biz tepki koyunca götümüze copu sokan polise, analarımıza "çocuklarınız bize emanet" diyip zorla aldıkları askerde yine analarımızı anmadan edemeyen komutanlara, "sorma sorgulama ezberle geç" diyen profesörlere, içinden 550 tane doğru düzgün insan seçmeyi beceremediği gibi topu 550 lira etmez bu adamlara alkış tutup, bizi götümüzün üstüne oturtup "klavye delikanlısı" "olmaya iten kim ?

Kim ?


Ne diyelim, bizimkiler uyuyamıyor bari sen rahat uyu Alex..


αναπαύεται εν ειρήνη
Alex



*
Bu yazıya "evet çok haklısın" diyip 2 gün içinde unutacak 70 milyon kişi bulabilirim..Valla bulurum.